Acaba ABD Başkanı Biden’ın Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı hala aramamış olmasını önemsemeli miyiz? ABD Dışişleri sözcüsünün “Bir ara arayacaktır” mealindeki sözleri tatmin edici midir? Biden cenahı Türkiye’yi ilk aranacak ülkeler arasında görüyor olsalardı, hoşumuza gitmez miydi? Ankara’da bu konu “Acaba ne düşündüler de böyle davrandılar?” diye bir müzakereye konu olmuş mudur? “Acaba bizi kıvrandırmak mı istiyorlar? Bu bir tür diplomatik yaptırım mı, bu davranışta bir istiskal sezilmeli midir?” soruları sorulmalı mıdır? Böyle bir durumda “Alın aramanızı başınıza çalın” gibi bir tavır sergilenmeli midir? Doğru olan nedir?

-Biden yönetiminin Türkiye’ye yönelik tavrının 24 Marttaki AB zirvesinden sonra belirleneceği gibi bilgiler var. AB zirvesinde de Türkiye konusunun masaya yatırılacağı bilgisi mevcut. Ankara’dan yapılan “Yönümüz Batıya dönük” yollu açıklamalar, en azından problemli görünen ilişkileri tamire yönelik. Hem ABD’den hem AB’den yaptırım türü bir şey çıksın istemiyoruz. Peki ilişkiler neden bir yaptırım zeminine geldi ki? Müttefiklik neden bu kadar zehirlendi ki? “Yönümüz Batı’ya dönük” söylemleri ilişkilerdeki problem zeminini tamir edebilecek mi?

-Bölgemizde AB üyesi Yunanistan ile, her problemli ilişkinin ABD’ye yansıyacağı İsrail ile, Beştepe sözcümüzün “Arap dünyasının ve Afrika’nın kalbi” diye nitelediği Mısır’la, Arap dünyasının bir başka merkez ülkesi Suudi Arabistan ile, son zamanlarda garip bir oyun kuruculuk işine girişen Körfez ülkeleriyle, tabii Suriye ile problemliyiz. Epey yol yürüdükten sonra anlıyoruz ki, “Yalnızlık” çok değerli olsa da, “Dostları çoğaltmak, düşmanları azaltmak” daha değerli. Besbelli ilişkiler böyle yaralı bereli gitsin istemiyoruz. Çünkü zorlanıyoruz. Dün “Bizim” diye nitelediğimiz alanlara başkaları nüfuz ediyor -bkz. Kosova- ve bize karşı kullanıyor. Ne dersiniz Sisi’yi küçümsedik, değil mi? Suud’lar, Körfez ülkeleri medyamızın kolay harcadığı ülkeler arasındadır. Zaten İslam dünyası dendiğinde, öteden beri Batıcılığımızın gadrine uğramıştır. Garip olan şu ki Arap dünyası ile Ak Parti, yani İslamcı eğilimleriyle bilinen kadroların yönettiği dönemde derin problemler yaşanıyor.

-İran’la ilişkiler nereye gidecek, sorusunun sorulacağı günler yaşıyoruz. Belli ki İran’ın, Suriye başta nüfuz geliştirme çabalarından rahatsızız. Irak’ta rahatsızız, Suriye’de rahatsızız. Bakıldığında bu rahatsızlık dini yöneliş tercihleri sebebiyle dini muhitlere de sirayet etmiş durumda. Kasım Süleymani’nin ABD güçleri tarafından bir suikastla katledilmesinden nerede ise sevinç duyuldu. Buralara İra’nın nükleer çalışmalarına yönelik yaptırımlara Türkiye adına göğüs gerilen, bunun için bedel ödenen günlerden geldik. Evet, İran’la ilişkiler adına Araplar’la, İsrail’le ilişkiler problemli hale geldi, bugün de İran’la problemler yaşanıyor.

-Güvenlik ve ekonomik gerekçelerle çevremizde yaptığımız güç kullanımları var. Libya, Doğu Akdeniz, Suriye, Irak, Azerbaycan üzerinden Karabağ… Karabağ meselesinin ABD’deki Ermeni lobisini harekete geçireceği, dolayısıyla ABD’deki Rum - Yahudi lobilerinin yanına Ermeni lobisinin ekleneceği, tüm bunların FETÖ lobisi ile birlikte Türkiye’ye karşı ABD kamuoyunu – politik dünyasını zehirleyeceği aşikar.

-En sıcak ilişkilerin sürdürüldüğü izlenimine rağmen Rusya ile problemli alanlarımız var. Kırım’ı ıskalıyor gözüksek bile, Karabağ’da gardlar alınmış bir ilişki olsa bile, Suriye’de çok farklı pozisyonlar içindeyiz, PYD - YPG konusunda çok farklı pozisyonlar içindeyiz. Rusya PYD-YPG konusunda bir türlü Türkiye çizgisine gelmedi.

-Çin ile ilişkide, iktidar muhtemelen aşı hatırına sıcak tutmak istemese de Doğu Türkistan konusu -soykırım boyutuna varan zulümler sebebiyle- halk vicdanında Çin’i mahkum edecek bir problem oluşturuyor.

Görüldüğü gibi dış politikadaki problemler ekonomi ve hukuk alanındakilerden daha az, daha önemsiz ve ihmal edilecek gibi değil. Hatta biliyoruz ki ekonomi ve hukuktaki problemlerin önemli bir kısmı dış politikadaki tıkanmalarla ilgili. Dünyada finans arıyoruz, “Riskli ülkesiniz” diye astronomik faiz dayatıyorlar. “Hukukunuz bozuk” deniyor.

Hadi düşünelim, bize dış politikada reform mu lazım, revizyon mu lazım ya da ne ve nasıl?

Herhalde önce kendi kendimizi masaya yatırmamız lazım. Bu dünyanın farklı mahfillerinde masaya yatırılıyor olmanın çok rahatsız edici olduğunu daha önce yazmıştım. Kendi kendimizi hesaba çekmezsek, başkalarının hesaba çekeceği konumlara sürükleniyoruz.

Ak Parti yola “Yumuşak güç” söylemi ile çıkmıştı. Belli ki dış politikada çok hassas bir dili tercih edecekti. Bu Ak Parti’nin hem “meşruiyyet kaygısı” için gerekliydi, hem İslamcılıktan gelen bir siyasi ekibin Türkiye’yi nereye götüreceğinin test edilmesi açısından… Ak Parti merkez aklı bunun farkındaydı.

Ne oldu da buralara gelindi? Acaba ortak akıl yapısı mı dağıldı? Göç yolda düzülür mantığı mı egemen oldu? Böyle de oluyor gibi bir rahatlık mı hissedildi, lider kutsaması ve hamaset dili hoşumuza mı gitti de birkaç adım sonrasında gelecek ve ülkeye daha ağır bedeller ödetecek tıkanma hesaba katılmadı?

Bu konularda da söyleyecek sözüm
var, ama sütunum fazlasıyla doldu. Yine yazacağım.

  • Abone ol