• 17.06.2021 07:09
  • (149)

Evet kızıyorduk, öfkeleniyorduk. Türkiye'nin çıkarlarına zarar veren, Türkiye'nin hassasiyetlerini göz ardı eden, müttefik isek müttefiklikle bağdaşmayan politikalar izliyorlardı.

Bir kısmımız, Batı'nın zaten miadını doldurduğu, yeni çağlara söyleyecek bir şeyi kalmadığı, yeni çağın Türkiye'nin çağı olacağı söylemini geliştiriyordu. Batılı güç odakları "Büyüyen, güçlenen, bölgesinde etkinliği artan Türkiye"nin önünü kesmek istiyorlardı.

Bir yandan bu iklim devam ederken, diğer yandan siyaset yapıcılar, Batı ile ve Batı'nın patronu gözüken yeni ABD yönetimi ile bir iletişim zemini geliştirmek için çaba harcıyorlardı. ABD'ye başkan seçilen Biden'ın üç ay süreyle Erdoğan'ı aramaması belli ki ciddi rahatsızlık konusu olmuştu. Üstelik aradığında da "Ermeni soykırımı" gibi Türkiye'yi çok rahatsız eden bir sözü söylemişti. Erdoğan, bu iletişimsizlikten rahatsızlığını çok açık biçimde ifade etmişti.

Batı ile ilişkiler önemseniyordu, çünkü, en iyi iletişim sağlanan Trump'ın "ekonominizi mahvederim" şeklindeki çılgın sözü bile dövizi yukarı fırlatmaya yetmişti. Önemsendiği için Brüksel zirvesi öncesinde ABD'li yatırımcılara "Türkiyede size her türlü kolaylık sağlanır" yollu çağrılar yapılmış, Batı'yı rahatsız eden kimi operasyonlara ara verilmiş, diyalog eksenli söylemlere girilmişti. Ekonomi için dış kaynak lazımdı. Erdoğan'ın Biden'la yüz yüze görüşmesi bir tür prestij meselesine dönüşmüş, sanki zirvenin en önemli hadisesi haline gelmişti.

Şöyle bir soru işin psikolojik boyutu açısından sanırım açıklayıcı olur: Acaba Biden, ya da Amerikan kamuoyu da Erdoğan ile görüşmeyi, bizdeki beklenti kadar yüksek hassasiyetle takip etmiş midir?

Bu tür psikolojik zeminlerin diplomatik ilişkilerde de anlamlı olduğunu kaydetmek zaittir.

Neyse, Brüksel'e gidildi, ikili görüşmeler yanında Biden'la buluşuldu. Her iki tarafça, "iyi bir görüşme oldu" açıklamaları yapıldı. Sonuçta problemler büyük, görüşme için planlanan zaman kısaydı. Bu kısa zamanı belli ki "kavga"ya ayırmadı iki taraf da.

Bilinen şu: S-400ler konusunda bir ilerleme olmadı. PYD-YPG konusunda bir ilerleme olmadı. FETÖ, Zarrab, Yaptırımlar konusunda bir ilerleme olmadı. Hukuk, demokrasi konusundaki başlıklar kavga çıkarmadı. Bütün tarafların altını çizdiği NATO eksenli değerlendirmeler ilişkilerde yumuşatıcı rol oynadı.

Bu arada Biden'ın 24 Nisan açıklamasının bile gerilime sebep olmadığı Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın "Hamdolsun hiç gündeme gelmedi" açıklamasıyla anlaşıldı. Bu ifadeler önce kamuoyunu şaşırttı. Cumhurbaşkanı Erdoğan Brüksel'e gitmeden önce "Temenni ederim ki bu görüşmelerimizi aynı hassasiyet içerisinde yaparak 24 Nisan’ı unutturacak adımları da atmış oluruz" dememiş miydi? Şimdi "hiç gündeme gelmedi" demek ne demekti?

Abdülkadir Selvi'nin dünkü Hürriyet'te Beştepe kaynaklarına dayandırdığı bilgilere göre Cumhurbaşkanı Erdoğan konuyu gündeme getirmiş, "soykırım sözcüğünün Türk halkını hayal kırıklığına uğrattığını" söylemiş, ama "görüşmenin Biden'ın 24 Nisan'daki açıklamasını unutturacak kadar olumlu bir atmosferde gerçekleştiğini" anlatmak için, "Hamdolsun hiç geçmedi" gibi bir ifade kullanmış. "

Bu açıklama iyi oldu denebilir ama, gene de Biden'ın ABD adına "soykırım açıklaması" kayda geçmiş bulunuyor ve "iyi geçen görüşmeler" bu açıklamanın yol açacağı domino etkisini ortadan kaldırmıyor.

Başlıktaki "Oh be psikolojisi" ifadesi, Cumhurbaşkanlığı çevresindeki "birebir temas arzusu"nun Brüksel'de elde edilmiş olmasındaki duygu durumunu ifade ediyor. Bunu çok istediğimiz bizzat sayın Cumhurbaşkanı'nın sözlerine yansıyan beden dilinden anlaşılıyor. Muhtemel ki, sayın Cumhurbaşkanı birebir ilişki ile herkesle Türkiye yararına iletişim kurabileceğini ve etkileyici olabileceğini düşünüyor.

Şu sorular tabii ki soruluyor: Bunun bir zaafa dönüşme ihtimali yok mu? Muhatapların bu psikolojiyi kullanma ihtimali sıfır mı? Böyle bir yaklaşım, "işi en tepede bitirme, diğer tüm kademelerin katkısını sıfırlama riski"nden söz edilemez mi? Kurumların varlığı, -en çok dadiplomatik alanda- aynı zamanda bir süzme mekanizması işlevini icra etmiyor mu?

Bunlar sorular. Ama Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi üzerindeki hassasiyet, biraz da böyle bir yönetim tarzına olan iştiyaktan kaynaklanıyor olmalı.

Afganistan'daki misyon. Bu, ABD ile ilişkideki en pozitif alan gibi gözüküyor. Türkiye'den "Neden ABDyi mutlu eden böyle bir misyon üstlenildi ki? Bu, Türk askerinin canını tehlikeye atmak anlamına gelmiyor mu?" gibi itirazların gelmesi tabii. Ancak benim okuduğum kadarıyla Ak Parti yönetimleri NATO veya ABD ile ilişkiler bağlamında ortaya çıkan bu tür misyonları, tehlikelerine rağmen, -Somali, Bosna, Kosova gibi- insani projeleri devreye sokarak bu ülkelerin Müslüman halklarıyla iletişim imkanı olarak görüyor. Bir tür yumuşak güç açılımı. Bence de olumlu bir inisiyatif. Tabii "can riski"ne karşı tedbir alarak ve söz konusu ülkelerde "Amerikan misyonunu ifa ediyor" konumuna düşmeyerek.