• 16.11.2021 23:05

Ülkeden bir manzara:

-Ülke ekonomisi iyi değil. Halkın çok çok büyük bir kısmı, işçisi, işsizi, çiftçisi, memuru, hatta iş adamları feryat ediyor. Asgari ücretin Çin’in altında olduğu bir ülke haline gelmişiz. Hayat pahalılığı can yakıyor, işsizlik can yakıyor. Dolar 10 lirayı aşmış yahu, dolar 10 lirayı aşmış! Ya da bizim paramız pul olmuş. Memleketin varlıkları yabancılar için haraç mezat hali gelmiş. Dövizli dövizsiz borç yükü, devleti de vatandaşı da perişan ediyor vs.

-Tencere iktidarları götürür, özdeyişi ikliminde siyaset tartışılıyor. Ufukta seçim var.

-Ülkenin ekonomi üzerine eğitim almış bilim camiası, medyanın ekonomi yazarları, dün devletin ekonomi bürokrasisinde görev yapıp da bugün farklı muhalefet partilerinde bulunan bilcümle zevat, çok açık biçimde, yaşanan sorunların mevcut ekonomi politikasının ve hukuk – demokrasi – insan hakları alanındaki yönetim üslubunun ürünü olduğunu ısrarla belirtiyorlar. Evet, çok geniş bir topluluk bu. Mevcut ekonomi politikasını “Rasyonel” bulmuyor, bütün ekonomi bilgisine ters olduğunu ifade ediyorlar.

-Hatta “rasyonel” ekonomi politikası uygulayacak ve hukuk – demokrasi – insan hakları alanında güven verecek bir kadronun, çok kısa sürede ekonomiyi de düze çıkartacağını iddia ediyor, bu kadronun Türkiye’de bulunduğunu belirtiyorlar.

Peki iktidar bütün ekonomi camiasından farklı tavır belirlerken nasıl bir mantık kuruyor olabilir? Tümüyle “rasyonalite”ye meydan okumuş mu oluyor? Hadi, muhalefetteki ekonomi kadrolarını “peşin fikirli” şu bu gibi değerlendirmelerle diskalifiye etmiş olsunlar, nerdeyse tüm akademik camia ile karşıt konuma düşmenin mantığı ne olabilir?

Buna dair ilginç bir değerlendirmeye, bir haber programında rastladım. BBP adına programa katılan seçim işlerinden sorumlu Genel başkan yardımcılarından Ahmet Yelis seslendirdi bu görüşü. Mealen şöyle dedi:

-Üniversitelerde genelde Batı’nın iktisat görüşlerini tahsil eden kadrolar Türkiye’yi ısrarla IMF’den kredi almaya yöneltmek istiyorlar. İktidar da bunu istemiyor. Döviz ihtiyacımızı kendi ihracatımızla karşılayalım, cari açığı kapatalım, IMF’ye ve onun reçetelerine muhtaç olmayalım, diye düşünüyor.

Sizce bu sözlerdeki problemli yan ne? İktisatçılar “düşük faizli kredi ile üretimi artırma, cari açığı ihracatla kapatma, onunla da dövizi kontrol etme” politikasının işleyip işlemeyeceğine dair görüşlerini açıklıyorlar. Genelde de bunun mümkün olmadığını ifade ediyorlar. O tartışma ayrı.

Ben şahsen, bu görüşün asıl “Akademik çevrelerin Batılı iktisat politikaları istikametinde eğitim aldığı, çözüm önerilerini bu eğitimin etkilediği, onun da memleketi IMF’ye muhtaç hale getireceği” kısmına takıldım.

Bu yaklaşım öylesine problemli ki:

Doğru olduğunu kabul ettiğinizde, üniversitelerdeki bütün iktisat eğitimini boşa çıkarmış oluyor, negatif bir anlamla yüklüyorsunuz.

Başka açıdan, bütün bir iktisat bilim camiasını “IMF’cilik” gibi ülke çıkarlarını ıskalayan bir rol ile itham ediyorsunuz.

Ayrıca, bütün bu iktisat eğitimi, Türkiye’nin genel eğitim politikaları içinde gerçekleşiyor. YÖK var, akademik kurullar var ve yıllar içinde siz, yanlış gittiğini düşündüğünüz bir yapıyı değiştirmiyor, yüzbinlerce gencin bu eğitim süreci içinde bilgilenmesine razı oluyorsunuz.

Ya da, sizin bu yaklaşımınız yanlış, kendi kurgularınıza göre bir ekonomi yönetimi oluşturmak istiyorsunuz, bunun için de bütün iktisat camiasını keenlemyekün bir konuma düşürme gereği duyuyorsunuz.

Sayın Cumhurbaşkanının bir iddiası var. Israrla “Ben ekonomistim” diyor. Son zamanlarda “Biz ekonominin kitabını yazdık” sözünü de söyledi. Tartışmalar bir kenara, lisans düzeyinde bir ekonomi eğitimi aldığı doğru, bir süre ticaret yaparak ekonomi çarkının içinde bulunduğu da doğru, bunca yıldır ülkeyi yönetiyor, ekonomi kadrolarını yönetiyor, bunun sağladığı bir tecrübenin olması da tabii, ama bazı birimlerde ihtisas sahibi insanlar istihdam etme gereği duyuyor olduğu, onları seçerken birikimlerine güven duyması gerektiği de bir gerçek.

Bu tercihleri yaparken tam da bizi onaylayacakları mı (“Laf dinleyecek olanlar”ı demem lazımdı) seçiyoruz yoksa bize her şeye rağmen doğruları söyleme cesareti olanları mı?

Herkes Erdoğan’ın iyi kadrolarla çalıştığı zamanları, o zamanlar, ülke ekonomisinin çok daha iyi olduğunu da hatırlıyor, o zamanlar “Ben ekonomistim” ya da “Ekonominin kitabını yazdık” diyor muydu, ben hatırlamıyorum, her alanda ehil kadrolarla çalışmak, “Lider”in yönetim başarısıdır. Başarı Lider’in hanesine de yazılır. Tayyip Erdoğan’ın, taa Belediye Başkanlığı döneminde “iyi kadro oluşturma, iyi elemanla çalışma” başarısından söz edilir. Şimdi onun liderliğini çok önemseyenler bile “Çevre sorunu”na işaret ediyorlar. Ekonomideki sıkıntılar da “Çevre” sorunuyla ilgilidir belki. Ama Liderler çevrelerini de kendileri oluştururlar.

Bana bütün ekonomi dünyasını yanlış bakmakla suçlamak, otobanda ters yola girip karşıdan gelenleri ters yola girmekle suçlamaya benziyor. Birileri otobanda ters yolda gidiyor ama acaba kim? Ve Dolar’ın 10 liranın üstüne çıktığı bir durum birilerimizi muhtemel bir felakete uyandırmıyorsa nasıl uyanırız?