• 2.01.2022 09:55

Yeni yıl yeni bir başlangıç yapsak, diyoruz ya, iyi dilekler seslendiriyoruz ya ben de neredeyse “Devlet dili” haline gelen “Nefret dilini bıraksak” diyorum. Bir “Sevgi dili – gönül dili” gerçekleştirilebilir mi bilmiyorum ama hiç olmazsa “iletişim kurabilecek bir zemin kalsa” diyorum. Bunu bir “beka meselesi” olarak görüyorum.

Tek millet” diyoruz ya hani, bayrakla, vatanla, devletle birleştirerek, onun neresindeyiz bilmem ama, hiç olmazsa birbiriyle öfkesiz, kinsiz, nefretsiz, ellerde çamur biriktirme hırsından arınmış, birbirine insan gibi bakan bir toplum olsak…

Yaratılan her varlığa karşı merhameti, adaleti, hukuku, vicdanı, dostluğu yüreğinin bir yerlerinde saklayan, Allah’ın o gün de kendisine yaşama fırsatı tanıdığının sevincini kaybetmeyen insanların toplumu.

1800’lerden beri “Dağılma” endişesi içine düşmüşüz, biliyor musunuz? İmparatorluk demek, çok millet, çok ırk, çok din – kültür, geniş bir coğrafya demek.

Hani deriz ya “Osmanlı Devlet-i Aliyesi, 6 asır farklı milletleri bünyesinde barış içinde yaşatmış…”

Yaşatmış ama bir gün, denir ki Fransız İhtilalinden sonra gelişen milliyetçilik akımının etkisiyle, önce gayr-ı müslim unsurlardan çözülmeler başlamış… Sonra? Sonrası gelmiş.

Devlet de, problemi felakete gidişin işareti olarak okuyan aydınlar da çare aramışlar.

Gayrı Müslimlerin kopuşunu durdurmak için “Osmanlılık fikri” çare olur mu diye bakılmış, olmamış… Sonra İmparatorluğun Müslüman kavimlerini tutmak için “İslamcılık” çare olarak görülmüş hem devlet hem fikir erbabınca… En sonunda “Türkçülük”e gelinmiş… “Türklük bilinci” toplumun farklı etnik aidiyette ancak ortak islam kimliği taşıyan kesimlerine -ki artık İmparatorluk bitmiş, onun külleri arasından yeni bir devlet doğmuştur- telkin edilirse, tasada kıvançta bir millet oluşur” düşüncesi hakim olmuştur. Bu, Osmanlı’nın son günlerinde gelişen Türkçülüğün, devlet dili haline geldiği dönemdir. “Türklük” devlet tarafından bir etnik aidiyet değil, bir “kültür bileşeni” gibi telakki edilmiş, toplum tarafından da öyle görülmesi arzu edilmiştir.

Halen bu yaklaşımın doğurduğu sancılardan kurtulmuş değiliz. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Tek millet” vurgusu, bakıldığında “Osmanlıcılık, İslamcılık, Türkçülük” karışımı bir formülü ifade ediyor. Kuşkusuz iyi niyet var, tabii insanları kendi siyaset çatısı altında toplama gibi siyasi bir amaç da taşıyor.

Denebilir ki, eğer içini doldurabiliyorsanız, uyumlu, barış içinde ilişkiler geliştiren bir topluma dönüşebiliyorsanız, ırklar, dinler, mezhepler farklı da olsa, insanlar bu aidiyetlerini içlerinde saklıyor olsalar bile, hatta insanlar biz “Tek milletiz” demeseler bile, görece bir barış iklimi inşa edilebilir.

Ak Parti’nin yola çıkarken ülkenin böyle bir ihtiyacının bulunduğunu gördüğü ve çareler aradığı söylenebilir. “Açılımlar” kimi fay hatlarını tedavi etme yönünde bu ihtiyacın görülmesinin sonucudur.

İslami aidiyeti” hatta belli bir mezhep aidiyeti öne çıkan bir kadro, bir anlamda “herkes kendi aidiyeti içinde kalsın ama biz sağlıklı iletişimi başaralım” gibi bir tavırla hareket etmiştir.

Akil İnsanlar Heyeti içinde yer alan bir grup insan olarak bizler, diyelim “Kürt sorunu”nu konuşurken, “Analar ağlamasın” gibi son derece insani bir mottodan hareket etmişizdir, “barış içine yaşayabilir olduğumuz”un göstergesi olarak da ticari ortaklıklar, evlenmeler gibi insan ilişkilerinin yoğunluğunu ortaya koymuşuzdur.

Ben Eskişehir’deki toplantıda, “Babam Türk, annem Kürt, ayrışırsak ben ne olacağım” diye soran orta yaşlı evli barklı birisine, “Seni ortadan kesecekler, kura çekip -şurası annenin, şurası babanın- diyecekler” dediğimde salondaki gülüşmeleri hatırlıyorum.

Evet bir noktadan sonra ayrışmalar, dağılmalar, nefretleşmeler, birbirinin kuyusunu kazmalar, herkes için intihara dönüşüyor.

Ama bakıldığında, fay hatlarına yatırım yapmanın da önünü alamıyoruz. Herkes için birbirine karşı gardını almış, pusuya yatmış, mevzilenmiş olmaktan başka yol -yöntem kalmamış gibi gözüküyor.

Son üç – beş yıl içinde neredeyse aileler içinde bile iletişim zorluğu yaşanıyor. Trajik bir durum ama, bir “Açılım”dan söz etmek gerekirse “Aile içi açılım”ı konuşmak gerekecek.

Siyasetin “Alan konsolidasyonu” zeminine oturduğu ve onun da “kamplaşma”yı derinleştirdiği bir ülkenin psikolojisi içinde, hep birlikte “Öteki”nde kötülük arayışına girmiş bulunmaktayız. En kapsayıcı rolde olması gerekenlerimiz, mikro ayrışma dilleri üretmekten geri kalmıyor. Gözlerimiz çakmak çakmak. Sağımız solumuz dış düşman, iç düşman…

Ne dersiniz, içimizdeki ayrık otlarını sökebilecek miyiz? Nefret yumaklarını çözebilecek miyiz? Merhamet dedim, adalet dedim, insaf, vicdan, sevgi dedim… bunların yoğunlaştığı bir dil bulabilecek miyiz?

Gelin bugün kalbimizi elimize alalım ve onunla konuşalım… En azından bireysel sağlığımız için içimizdeki kötülük tortularından kurtulmamız gerekiyor.