• 29.11.2021 00:10

Dünya epey bir zamandır yeni güç ilişkileri ve oyun kurallarının hâkim olacağı yeni bir uluslararası düzenin doğum sancılarını çekiyor. “Mevcut/eski düzen” resmi düzeyde halen geçerli olsa da teklediği açıkça görülüyor; bu haliyle bölgesel ve küresel ihtilafları çözemediği gibi derinleşmesine bile yol açıyor. II. Dünya Savaşı ile tesis edilmiş dünya güvenliğini, barışı korumak üzere kurulan Birleşmiş Milletler (BM) gibi örgütler ise nafile yapılar olarak boşa çıkıyor. İlginçtir, mevcut/eski düzenin nabzının zayıfladığını, BM’nin artık iyice teklediğini ilk fark edenlerden biri BM’nin 1982-1991 arasında genel sekreterliğini yapan Perez de Cuellar olmuştu. Cuellar, başında olduğu örgütün beyhudeliğini 1991 yılındaki Körfez Savaşı’nı önleyemediği temaslarında -sonradan hasıraltı edilse de- bizzat telaffuz etmişti.(*)

Bugün BM için “güvenilirliğini tarafsızlığının sağladığı” bir vizyona 30 yıl öncesinden daha uzağız. Savaş tamtamları çalmak için BM Güvenlik Konseyi’nden yalandan da olsa bir “zor kullanma” rızası almaya artık gerek duymuyor Washington. BM, sembolik düzeyde temsilcisi olduğu bir düzenin egemenlerinin bile işine yaramıyor artık.

Peki yaklaşmakta olan ve ABD – Rusya- Çin arasındaki ilişkilerin alacağı/gireceği seyrin belirleyici olacağı düşünülen “yeni düzen” ne vaat ediyor, derseniz… Şu an için muazzam ölçülerde bir belirsizlik dışında hiçbir şey! Yani neye benzeyeceği tam bir muamma. Tek bildiğimiz, bu köşede zaman zaman yer verdiğim küresel ölçekteki gelişmelerden de anlaşılabileceği üzere, dünya risklerin arttığı tehlikeli bir döneme girmiş durumda. Elbette ki bu tehlikeli ve krizlerle dolu dönemin arka planında, gelişiminin belirli bir aşamasında üretim ilişkilerinin değişmesini talep eden üretici güçlerin varlığı rol oynuyor. Ancak toplumsal değişimin maddi çekirdeğiyle ilgili ayrıntılı tahlilleri o işin uzmanlarına bırakıp uluslararası ilişkiler ve siyaset manzarasına baktığımızda “zor” bir sürece girdiğimiz görülüyor.

Amerikan ordusunda uzun yıllar üst düzey görev yapmış emekli Korgeneral Benjamin Hodges, birkaç yıl önce, Polonya başkentinde NATO sponsorluğunda düzenlenen “Varşova Güvenlik Forumu” isimli konferansta, bu “zorluğu” kendince tarif etmişti. Hodges, Güney Çin Denizi’nde artan gerilimin, Beijing’in “süregiden teknoloji hırsızlığının” ve Çin’in Avrupa’daki limanların dahi yüzde 10’una sahip duruma geçmesinin, dünyayı savaşa giderek daha fazla yaklaştırdığını ileri sürmüş ve şöyle söylemişti:

“ABD’nin çok güçlü Avrupa desteğine ihtiyacı var. Çünkü zannediyorum, 15 yıl içinde – kaçınılmaz da değil ama çok güçlü bir ihtimal- ABD olarak biz Çin’le savaşa tutuşmuş olacağız.”

Avrupa işte tam bu noktada Kuzey Atlantik İttifakı temelli bağlamına bir kez daha oturuyor. Petro-doların tahtının sallandığı, Çin’in Akdeniz’deki denizcilik mimarisi üzerinde stratejik hakimiyet kurmaya başladığı, Time dergisinin kapağına “Çin Kazandı” diye başlık düştüğü bir dünyada bir taraftan NATO’nun Avrupa’nın doğusuna giderek artan sayıda asker konuşlandırdığını ve Avrupa’nın tek devlet ve tek orduya geçme ihtimalinin konuşulduğunu, diğer taraftan da Rusya’nın saldırganca tutumlara zorlanarak federasyonu oluşturan cumhuriyetler arasındaki uyumun sarsılmaya çalışıldığını görüyoruz. Ve nihayetinde, ABD’nin sorunlu Rusya-Ukrayna ilişkilerine ve bu ilişkilerdeki ihtilaflara giderek artan ölçülerde dahil olduğunu ve Ukrayna’nın “karadelik” haline getirildiğini gözlemliyoruz. Bu gelişme, Soğuk Savaş’ın sona erdiği tarihten bu yana gördüğümüz ve bizi yeni düzeni şekillendirecek krizlere/savaşlara taşıyabilecek süreçteki en önemli mihenk taşlarından biri olarak seçiliyor.

Şimdi küresel ölçekte bazı coğrafyalara ve oralarda son dönemde olup bitenlere kısaca göz atarak, mevcut/eski düzenin fay hatlarında nasıl bir gerilimin birikmekte olduğunu aktarmaya, tektonik ufkumuzdaki kara bulutları göstermeye ve küresel ölçekte ne tür gelişmelerin endişe kaynağı olarak öne çıkmakta olduğunu anlamaya çalışalım:

UKRAYNA: Özellikle Batı medyasında Rusya’nın yakın bir zamanda Ukrayna’yı işgal edeceğine dönük histerik ölçülere varan bir spekülasyon var. Kiev’i ve oradaki neo-Nazi grupları silahlandırma çabaları bu histerinin ardına gizlenerek oradan yürüyor. Histerinin de silahlandırmanın da baş mimarı Washington. Ukrayna’daki şahin kanat da o baş mimara çanak tutmakla meşgul. Mesela, 2020 yılı Ağustos ayından bu yana Ukrayna’nın Savunma İstihbaratı Şefi olarak görev yapan Tuğgeneral Kyrylo Budanov Military Times isimli bir haber sitesine verdiği mülakatta, Rusya’nın Ocak ayı sonunda ya da Şubat ayı başında saldıracağını, bugünlerde bunun hazırlıklarını yaptığını ileri sürüyor. İddiasına göre, Ukrayna sınırına 92 bin asker yığdığı söylenen Rusya, bu ülkeye hava akınlarıyla, top ve roketlerle saldıracak, havadan asker indirecek, Odessa ve Mariupol’a denizden çıkartma birlikleri gönderecek. Amerikan Savunma Bakanlığı ise bu iddiaları temel alarak “Ruslar bu askeri hareketlilikle neyin peşinde, açıkça söylesinler” havasında. Ukrayna’yı silahlandırmayı hedef seçmiş Washington’daki şahin kanat mensupları savaş alameti olabilecek sinyaller arıyor. Bakıyorlar, Rusya uydusavar silahlarını (ASAT) test etmek için dünya yüzeyinden 500 km ötede kendi uydularından birini (1982’den beri uzayda olan Cosmos 1408) imha ediyor ve yörüngeye 1500’e yakın parçacık içeren bir çöp bulutu bırakıyor. “Eyvah,” diyorlar, “Moskova bir şeyler peşinde, Ukrayna’ya daha fazla silah yardımı yapmamız lazım.”

Doğrusu, Ukrayna ordusu 27 Temmuz 2020'de Kiev yönetimi ile Ukrayna’dan tek taraflı bağımsızlığını ilan eden Donetsk ve Lugansk halk cumhuriyetlerine bir saldırıda bulunmadıkça, Rusya’nın Ukrayna’ya topyekûn bir savaş açması için akla yatkın bir sebep görünmüyor. Ancak maksat Ukrayna’yı silahlandırmak olunca, birilerine mazeret lazım. Biliyoruz ki, bu yılın ilk yarısında Ukrayna’ya hibe olarak 250 milyon dolarlık teknik destek paketi ulaştırmış olan Washington geçen Ağustos ayında da, 60 milyon dolarlık ek savunma ve güvenlik yardımı sözü vermişti. Bu paketin dördüncü partisi Kasım ayı ortalarında başkent Kiev’e ulaştı. Yardım askeri teçhizat ve mühimmat içeriyor. ABD, Ukrayna’ya 2014’ten bu yana 2,5 milyar dolardan fazla “güvenlik yardımı” sağlamış durumda. Yapılan askeri yardımlar içinde en kritik silahlardan biri Javelin Anti-Tank Güdümlü Füzeler (ATGM). Javelin, lançerlerindeki füzeleri, tank ve zırhlı araçların en zayıf ve kritik bölgelerinden birisi olan tavan kısmına gönderebilme ve buradaki zırhı delip geçerek hedefi etkili bir şekilde imha etme becerisine sahip etkili bir silah.

Ukrayna ordusu “eyvah Ruslar bize saldıracak” dedikçe ve ABD Dışişleri de “ay galiba Ruslar 2014’te yaptıklarını yapacaklar” dedikçe yeni “destek paketleri” açılıyor ve Kiev silahlandırılıyor. CNN’nin son bildirdiği haberlere bakılırsa, Biden yönetimi Ukrayna’nın olası “Rus işgali” endişelerini gidermek üzere, Kiev’e aralarında yeni parti Javelin füze sistemlerinin ve helikopterlerin olduğu yeni bir yardım paketi gönderme seçeneğini bile değerlendiriyor. Beyaz Saray’da bazı isimler, T-80 model Rus yapımı tanklara karşı kullanılabilen böylesi etkili füzelerin de aralarında olacağı bu tip silahların Ukrayna’ya hibe edilmesinin Rusya tarafından ciddi bir provokasyon olarak değerlendirileceğini düşünerek karşı çıkıyor. Bazıları ise bununla yetinmeyip daha da fazlasını yapmak gerektiği düşüncesinde. Bütün bu toz bulutu içinde ise medyaya düşen, gelişmeleri küresel bağlamından kopararak Avrupa’nın karadeliği gibi de değerlendirilen Ukrayna’da savaş riski ne boyutlarda, bunun değerlendirilmesi oluyor. Arada Washington’un dikkatini Çin’e çevirdikçe, Ukrayna’yı daha az önemser hale geleceğine yönelik daha gerçekçi değerlendirmeler de seçiliyor.

TAYVAN: ABD son zamanlarda sadece Avrupa ve Ukrayna’da değil, Pasifik’teki askeri varlığını da güçlendiriyor. Pasifiğin karadeliği ise okyanusun dar geçitlere ve boğazlara bağlandığı “daralma noktalarının” en önemlilerinden biri olarak öne çıkan Tayvan. Bir zamanlar “Milliyetçi Çin” tanımlaması ile de anılan Tayvan’da Savunma Bakanı Chiu Kuo, Çin’in ülkesini 2025’te tamamen işgal edebileceğini öne sürüyor. Kuo’ya göre, “[Çinlilerin] şu anda kapasiteleri var, ancak başka birçok şeyi hesaba katmak zorunda oldukları için, şu anda kolay kolay bir savaş başlatmayacaklar. Ancak 2025'e kadar, 'tam ölçekli' bir işgal kapasitesine sahip olabilecekler. 2025 yılına kadar Çin, savaş maliyetini ve yıpranma payını en düşük seviyeye çekecek. 

Amerikalılar dünyanın bu köşesinde de Tayvan’ı cesaretlendirmekle meşgul. Çin Savunma Bakanlığı her ne kadar yaşanan krize, “Tayvan konusunda taviz vermemiz söz konusu değil. ABD bu konuda herhangi bir yanılsama içinde olmamalı,” diyerek son noktayı koymuş görünse de, Washington “bende virgül bitmez” havasında.

Bölgede gerilim, Biden yönetiminin BM tarafından tanınmayan Tayvan’ı 6-9 Aralık tarihlerinde ABD’de yapılacak olan ve Moskova ile Beijing’in çağrılı olmadığı “Demokrasi Zirvesi”ne daveti ile artmıştı. Çin, kendi vilayeti olarak gördüğü Tayvan’a yönelik böyle bir davetin bir “hata” olacağını dile getirerek ABD’yi uyarmıştı. Bu davetin hemen ardından beş Amerikalı Kongre üyesi –Çin Büyükelçiliği’nin aksi yöndeki telkinlerine rağmen- geçtiğimiz perşembe günü hükümet yetkilileriyle görüşmeler yapmak üzere Tayvan’a geçti. Tabii ABD ile Çin arasında bu konudaki gerilim bu aktardıklarımızla sınırlı değil. Onun da bir evveliyatı var. Ancak onu biraz erteleyerek önce Tayvan’ın siyasi konumunu II. Dünya Savaşı’ndan alarak kısaca özetleyelim:

Tayvan aslında II. Dünya Savaşı’nın sonunda Japon işgalinin sona erdiği ve idarenin o dönemde Çin’i ABD ve İngiltere’nin desteğiyle yöneten Milliyetçi Parti’nin (Kominteng) himayesine verildiği bir ada. Ana karada 1949 yılında Çin Halk Cumhuriyeti’ni ilan eden Mao Zedung yönetimindeki Çin Komünist Partisi iç savaşta bu adada hakimiyeti sağlayamayınca, Tayvan bağımsız bir ülke gibi hareket eder hale gelmişti. 1955’te ABD Kongresi Devlet Başkanı’na Tayvan’ın denizaşırı topraklarını koruma yetkisi veren Formoza Kararı’nı kabul edince, nüfusunun yüzde 95-97’si Çinli olan Tayvan bir hamiye kavuşmuş oldu. 1971’de BM Genel Kurulu, Pekin hükümetini Çin’in tek meşru temsilcisi kabul edince, Tayvan’ın uluslararası örgütlerdeki konumu belirsiz hale geldi. Bugün dünya üzerindeki 193 ülkeden sadece 14 ülke ile Vatikan tarafından tanınıyor. Büyük devletlerin hiçbiri tarafından tanınmıyor Tayvan. Türkiye de tanımıyor. ABD Tayvan’ı 30 yıl süreyle tanımış olsa da, 1979’da bu kararından geri adım attı. Washington, buna rağmen Tayvan’ın bugün en önemli uluslararası destekçisi ve silah tedarikçisi olmayı sürdürüyor.

Çin Halk Cumhuriyeti ile Tayvan arasında ilişkiler aslında 2008-2016 arasında ekonomik anlaşmalar yoluyla gelişiyordu. Ancak 2016’da iktidara gelen Demokratik İlerleme Partisi lideri ve Devlet Başkanı Tsai Ing Wen, bağımsızlıkçı bir yol izleyince ilişkiler gerilmeye başladı. Çin ile Tayvan arasındaki hassas dengeyi onlarca yıl bir şekilde gözetmeye çalışan ABD, Donald Trump döneminde kantarın topuzunu iyice kaçırdı. Beyaz Saray hiçbir Başkan döneminde Tayvan’a Trump yönetimindeki kadar silah satışı yapmadı çünkü. Son olarak Washington’un 2020 yılında Tayvan’a 1,8 milyar dolarlık silah satışını onaylaması Beijing yönetiminin tepkisine yol açtı. Anlaşma kapsamında, Tayvan 135 hassas güdümlü seyir füzesi, hafif seyyar roket rampaları, savaş uçaklarına monte edilebilen hava keşif sensör sistemleri alacak.

Bu son gelişme, ABD ile Tayvan’ı kendi toprağı olarak gören Çin arasındaki gerilimi tırmandırmaya başladı. Çin Dışişleri Bakanlığı, silah anlaşmasının Çin-ABD ilişkilerine önemli bir etkisi olacağını ve gerektiği şekilde karşılık verileceğini açıkladı. Washington aldırış etmedi. Hatta ABD Sağlık Bakanı Alex Azar, geçen yıl ağustos ayında Tayvan’a giderek Cumhurbaşkanı Tsai Ing-wen'le görüşen en üst düzey ABD'li yetkili oldu.

ABD'nin Tayvan’a silah satması ve adaya örtülü bir güvenlik garantisi sunarak Tayvan’ın yanında yer alması, Çin ile arasındaki ilişkileri kademe kademe gererek “savaş korkusuna” sebep olabiliyor. Son olarak Biden’ın Tayvan’ı Çin’e karşı koruyacaklarını açıklaması, Beijing’de sert tepkiye neden oldu ve Çin, ABD’ye “tehlikeli hamlelerde bulunduğu” suçlamasını yöneltti.

Geçen haftalarda Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, Beijng’in özerklik formüllerini reddeden Tayvan'a “barışçı yollarla yeniden birleşme” çağrısı yaptı. Ancak iki ülke arasındaki ihtilaflı sular, Çin Hava Kuvvetleri’ne ait uçakların Tayvan hava güvenlik bölgesini yüzlerce kez ihlal ettiği iddialarıyla birlikte iyice ısındı.

Bazı siyasi analizlerde dikkate çekildiği gibi, Tayvan meselesinin yeniden ısınmasında ABD, Japonya, Avusturalya ve Hindistan’ın bir araya gelerek oluşturduğu “QUAD” ortaklığının Hint-Pasifik’in NATO’su olmaya aday hale gelme çabalarının ve de bölgede gerçekleştirilen çok-uluslu ortak deniz tatbikatlarının payı var. (Ama ona ve ABD, İngiltere ile Avustralya’nın bir araya gelerek oluşturduğu AUKUS ortaklığına başka bir yazıda değinelim.) 

JAPONYA: Asya-Pasifik bölgesindeki en uzun süreli toprak anlaşmazlıklarından biri de, Japonya ile Rusya arasındaki Kuril Adaları sorunu. Japonya’nın geçen Ekim ayında göreve gelen yeni Başbakanı Fumio Kişida’nın, ülkesinin egemenliğinin- II. Dünya Savaşı’ndan bu yana Rusya’nın kontrolünde olan- Güney Kuril Adaları’na (Iturup, Kunaşir, Şikotan and Habomai) kadar uzandığını söylemesi, Moskova ile ilişkilerin tadını kaçırdı. Ruslar, Kişida’nın bu açıklamasına Topraklarımıza her türlü el uzatma girişimi tarafımıza karşı saldırganlık olarak değerlendirilecektir” şeklinde bir açıklama ile karşılık verdi.

Aslına bakılırsa, Kremlin jeo-stratejik olduğu kadar ekonomik ve sembolik önemi de haiz bu adalardan bazılarını Japonya’ya iade etme fikrine açıklar. Ancak dört ada üzerinde birden hak iddia eden Japonya’nın, İturup Adası’nın Amerikan füzelerinin konuşlandırılması için mükemmel bir yer olduğuna yönelik söylemlerinin Japon basınında yayılmasından endişe duyuyor Moskova. Bu nedenle de Ruslar adaların (belki de ikisini geri vermeye hazır olabilecek iken) Japonya’nın buraları Amerikan füzeleri ile doldurması ihtimalinden ötürü buna rıza göstermiyor. Zira Rusya’nın bazı adaları teslim etmesi durumunda gerçekleşebilecek böyle bir konuşlanma, Prof. Dr. Giray Saynur Derman’ın da altını çizdiği gibi, ABD’ye hem Rusya Pasifik Filosunun bulunduğu Vladivostok Limanı’nı hem de kışın donmayarak Rus filosuna denize açılma imkânı veren Yekaterina Boğazı’nı bloke etme olanağı verecek. Kuril Adaları krizinin perde arkasındaki aktörü olan Washington, işte bu ihtimallere oynayan taraf olarak iki ülke arasındaki ilişkilerin limonileşmesinden memnun.

Aslında Kuril Adaları, Japonya’nın II. Dünya Savaşı’nı kaybetmesinin ardından 1945 Eylül’ünde imzaladığı kapitülasyonların akabinde 1946 Şubat’ında Sovyetler Birliği toprakları olarak ilan edildi. İki ülke arasında savaş sonunda bir barış anlaşması imzalanmadığı için adaların statüsü tartışmaya açık kaldı. Konu Boris Yeltsin’in 1993 yılındaki Japonya ziyaretinde Soğuk savaş yılları boyunca kaldığı buzdolabından indirildi. Sorunun varlığı teyit edildi. 1998 yılı sonlarında konu çözümleniyor gibi bir hava bile oluştu. Ancak geçen zaman içinde bir uzlaşıya da varılamadı. Aslına bakılırsa, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Tokyo’nun Moskova’ya sınıra ABD askeri ve füzesi konuşlandırmayacağına dair güvence vermesi halinde Japonya ile barış anlaşması için adım atmaya hazır oldukları mesajını verdi. Ancak Tokyo’dan bu mesaja bir yanıt gelmedi.

İki ülke 2012 yılı sonundan itibaren yaptıkları görüşmelerde, ekonomik ilişkilerin güçlendirilmesine paralel olarak Kuril Adaları sorununun çözümüne yönelik de adımlar atılması, böylece ikili ilişkilerin normalleştirilmesi yönünde kararlar almışlardı. Rusya ile ilişkilerin geliştirilmesi Japonya için hem enerji güvenliği açısından hem de bölgede artan Çin etkisini dengelemek adına önem taşıyor sonuçta. (Gelgelelim, adaların Sovyetler’in denetimine bırakılmasına Yalta’da onay veren Amerikalılar, bugün Japon-Rus anlaşmazlığının devamından yana. Zira ihtilaflı konunun çözüme kavuşturulamaması ABD’nin bölgedeki artan askeri varlığına da bir mazeret oluşturuyor. )

Ancak Moskova ile Tokyo arasında yakalanan olumlu hava, Ukrayna Krizi sonrasında yavaş yavaş dağılmaya başladı. Temmuz 2014’te Malezya Havayolları’na ait Boeing 777 tipi bir yolcu uçağının Ukrayna’daki Rus yanlısı ayrılıkçılar tarafından füzeyle vurularak düşürüldüğü iddiası üzerine, diğer ülkeler gibi Japonya da bu olaya tepki gösterdi ve (soruşturmada iddiayı kanıtlayacak net delillere ulaşılamamış olmasına rağmen) yaptırımları genişletti. Emine Akçadağ ile Elnur İsmayilov’un konuya ilişkin bir makalelerinde altını çizdikleri gibi, Tokyo hükümeti Kırım’ın Rusya tarafından işgalini “statükoyu güç uygulayarak değiştirme” olarak değerlendirdi ve bunun Asya bölgesi için de tehlike oluşturabileceği yönünde bir çıkarsamada bulundu.

Moskova yönetimi o tarihten sonra tutumunu sertleştirdi ve tartışmalı adalara yakın coğrafyalarda askeri tatbikatlar gerçekleştirmeye başladı. 2015’ten başlayarak Güney Kuril Adalarına uzun menzilli karadan havaya füze sistemlerinin yanı sıra kısa menzilli karadan havaya füzeleri yerleştirdi Ruslar. Adalardan İturup'a Bastion, Kunaşir'e Bal tipi kıyı savunma füzeleri konuşlandırıldı. Söylenenlere bakılırsa, denizdeki hedeflere karşı etkili ve 600 kilometre menzile sahip Bastion sistemi 36 roket fırlatabiliyor. Bal sisteminde ise, 120 ve 260 kilometre menzile sahip iki farklı füze bulunuyor. Adalara yeni kuşak Eleron 3 insansız hava araçlarının da konuşlandırılacağı açıklandı.

Özetle teknik olarak halen savaşta görünen Japonya ile Rusya arasında her iki tarafı da tatmin edecek bir barış anlaşması imzalanana kadar, Kuril adaları Pasifiğin bir başka karadeliği olarak gerilim üretmeye devam edecek gibi görünüyor. O da bu mevcut/eski düzen içinde mi olacak, yoksa olası bir yeni düzen kapsamında mı, o da ayrı bir muamma!

twitter: @akdoganozkan


(*) Hatta Cuellar’ın Saddam Hüseyin ile Bağdat’ta görüşmenin tutanakları sonradan Irak hükümetince örgütten istenmiş, ancak talep Cuellar’ın sözcüsünce reddedilmişti.  Ancak Cuellar’ın bu görüşmede Saddam Hüseyin’in BM’nin müflis yapısı ile ilgili sarf ettiği sözlere hak verdiği görüşmede ettiği lafları ben o tarihlerden hatırlıyorum. Tutanaklar Cuellar’ı ABD nezdinde utandıracağı düşünüldüğü için Bağdat yönetimine iletilmese de, BM Genel Sekreteri, 1991 Nisan’ında Strasburg’da yaptığı bir konuşmada “(…) güvenilirliğini tarafsızlığının sağladığı, çifte standartlara başvurmayan bir BM (…)” görmek istediğini söyleyerek mevcut haliyle BM’yi nasıl gördüğünü açıkça tarif etmişti.