• 13.12.2021 06:34

Rusya ile ABD arasında Ukrayna üzerinden yükselen gerilimin, 1962’de yaşanan Küba Füze Krizi’nin bir benzerini doğurabileceği yönündeki endişeleri dile getiren haber ve yorumlar son günlerde dünya basınında manşetlerden inmiyor. Rusya Dışişleri Bakan Yardımcısı Sergey Ryabkov’un da geçen hafta tekrarlanma ihtimaline dikkat çektiği “Füze Krizi,” bundan yaklaşık 60 yıl önce ABD ile Sovyetler Birliği arasında yaşanmış ve Türkiye’yi de Küba ile birlikte tehlikeli sonuçlara gebe bir bunalımın parçası yaparak dünyayı bir nükleer savaşın eşiğine getirmişti. 1962 Ekim’inde yaşadığımız bu kriz onca yıl sonra bu kez Avrupa’da yaşanır mı ve Ukrayna’da 2014’ten bu yana adım adım yükselen tansiyonla birlikte iki taraftan -nükleer başlık da taşıyabilen- orta ve kısa menzilli füzelerle çevrelenir mi, bu yazıda bu ihtimali değerlendirmeye çalışalım.

Aslına bakılırsa, ABD ve Rusya liderleri arasında 7 Aralık Salı günü yapılan ve Ukrayna meselesine ağırlık verilen önemli görüşmenin ardından Beyaz Saray’dan gelen açıklama iyi okunduğunda, gerilimin düşme olasılığının yüksek olduğu seziliyor. Neden? Çünkü, her ne kadar Joe Biden’ın bu görüşmede Putin’i “Ukrayna’yı işgale kalkışmaması yönünde uyardığı, ABD’nin bu ülkenin egemenliğini ve toprak bütünlüğünü desteklemekten geri adım atmayacağı” ifade edilmiş olsa da, iki liderin görüşmesi akabinde ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı Jake Sullivan’ın Beyaz Saray’da düzenlediği basın toplantısında sarf ettiği sözler, kanımca yumuşak bir frenajın izlerini taşıyor.

Gerilim düşüyor mu?

Hatırlarsak Sullivan, ABD Başkanı Joe Biden’ın, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’e ikili zirvede özetle, “Ukrayna'yı işgal etmeleri durumunda, ABD ile Avrupalı müttefiklerinin buna Moskova’ya yönelik güçlü ekonomik yaptırımlarla karşılık vereceğini ve Ukrayna ile bölgedeki NATO müttefiklerine askeri desteğini artıracağını söylediğini” açıklamıştı.

Özellikle New York Times ve Washington Post gibi gazeteler yangına bazen öyle bir körükle gidebiliyorlar ki, krizde tam olarak ne üzerine konuşulduğu belli olmayabiliyor. Krizin kaynağı ne, kimin kırmızı çizgisi ne, neye kim neyle karşılık verecek; bunlar gürültüye boğularak birbirine karışabiliyor. Oysa, Beyaz Saray, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in zaten ihtimal dışı olduğunu söylediği bir senaryo üzerine konuşuyor. Putin, başından beri “bizim Ukrayna’ya saldırmak gibi bir niyetimiz yok” diyor. Dolayısıyla, Beyaz Saray’ın Putin’in zaten yapmayacağını söylediği bir şeyi yapması durumunda, “bak yaparsan o zaman biz şöyle yaparız böyle yaparız,” filan demesi, şu aşamada büyük ölçüde “tansiyonu ağırdan düşürmeye çalışmanın zevahiri kurtararak yapma yoluna bakacağız,” demek. Zaten Sullivan da toplantıda kendisine sorulan sorulardan birine cevap verirken, “Putin’in Ukrayna’yı işgal etme konusunda bir karara vardığını düşünmediklerini” söylemişti.

Sullivan’dan birkaç gün sonra, 11 Aralık Cuma günü Beyaz Saray’da gazetecilerin karşısına geçen Başkan Biden’ın bir gazetecinin “Ukrayna’nın Rusya’yı işgali halinde bu ülkeye ABD askerleri konuşlandırma fikrinden neden vazgeçtiği” sorusuna verdiği cevap, daha da ilginç. ABD Başkanı söz konusu basın toplantısında, “böyle bir olasılığı zaten hiçbir zaman düşünmemiştik ki” şeklinde konuştu.

Biden, ayrıca “Ukrayna’nın işgali” durumunda, Washington’un ABD ve NATO birliklerini Ukrayna’ya değil, Bükreş Dokuzlusu adı verilen ülkelere (Romanya, Bulgaristan, Polonya, Çek Cumhuriyeti, Estonya, Macaristan, Letonya, Litvanya ve Slovakya) göndereceğini, bunu Putin’e de bu şekilde söylediğini açıkladı. Yani Rusya Ukrayna topraklarına birliklerini sevk ederse, ABD, NATO’nun doğu kanadına asker göndermeyi, Rusya’ya yeni ekonomik yaptırımlar uygulamayı ve Ukrayna’ya askeri yaptırım yapmayı sürdürmeyi planlıyor-muş! Başkan’ın “Putin’e bunu çok net söyledim. Aksi halde korkunç bir bedel ödeyecektir” dediği, yani “çok sert çıktım” demeye getirdiği hususlar bunlarmış.

Konu kapanıyor mu o halde?

Dolayısıyla, Amerikalılar, günün sonunda Avrupalı müttefikleriyle birlikte Rusya’nın Ukrayna’yı işgalini caydırmayı hedefleyen bir strateji izlediklerini ve bu konuda kararlı bir tavır sergileyip bunu başardıklarını söyleyerek zaferlerini ilan edebilirler. Barışı kazandığımız seçeneklerin zafer olarak nitelenmesine kimin nasıl bir itirazı olabilir! Ancak hal öyle bile olsa, Rusların “Ukrayna’yı işgal gündemimizde değil” dediği bir konjonktürde gelişecek bu büyük zafere (!) rağmen konu ilelebet kapanır mı?

Hayır!

Neden peki?

Çünkü unutmayalım Rusya “NATO’nun doğuya ilerlemeyi durdurmasını” istiyor. Nitekim Putin de mealen, “Biz Ukrayna hükümeti ile aramızda akdedilmiş ve barışa açılan yol haritası niteliğindeki Minsk anlaşmalarına sadığız, Ukrayna’yı işgal etmek gibi bir niyetimiz yok. Onlar da sadık kalsın ve Ukrayna topraklarındaki yabancı birlikler ve silahlar geri çekilsin” demiş ve özellikle de NATO’nun doğuya ilerlemeyi durdurmasını talep etmişti. Bunun için de yasal güvenceler istediğini dile getirmişti.

Yani, Moskova “biz Ukrayna’yı işgal etmeyeceğiz, bu konudaki iddialar tamamen asılsız,” diyor belki ama sadece bunu demiyor. BBC’nin konuya ilişkin bir haberinde de hatırlattığı üzere“Rusya, NATO'nun doğuya doğru genişlemesini ve Rusya'ya komşu ülkelerde saldırgan silah sistemlerinin konuşlandırılmasını önlemek üzere kanunla düzenlenmiş güvenilir garantiler alma konusunda son derece istekli.

NATO 203 vizyonu

Rusya “hukuki güvence” istiyor ama gelgelelim ortada, 14-15 Haziran 2021’de yapılan NATO Zirvesi’nde kabul edilmiş ve İttifak için her geçen gün daha çok tehdit oluşturduğu ileri sürülen Rusya’ya karşı füze yığınağı yapılması seçeneğine de onay veren NATO 2030 Vizyon belgesi var. Bu belgeden Rusya ile Çin’i düşman olarak gördüğü anlaşılan NATO, doktriner olarak ve fiziken Avrupa’ya ortak ve kısa menzilli füzelerin yerleştirilmesine dönük bir hazırlığı içten içe sürdürüyor. Bunu biliyoruz. Ayrıca o belgede, üye ülkelere GSMH’nizin en az yüzde 2’sini savunma harcamalarına kanalize edecek, 2024’e kadar da bu rakamların yüzde 20’sini “yeni silah alımlarına” ayırmış olacaksınız, diyor. Bunu da biliyoruz. Bilmediğimiz, Amerikalıların Ukrayna krizini fırsat bilip hangi tür gelişkin silahlar ve füze sistemlerini Avrupa’da Rusya’ya karşı konuşlandırmak isteyecekleri ve bunu nasıl bir zaman dilimi içinde yapmayı arzu edecekleri.

Dolayısıyla, iki lider görüşmelerinde “Moskova'yı kaygılandıran konuları tartışma konusundaki istekliliklerini” ortaya koydular belki ama, asıl belirleyici olan bu tartışmaları tam olarak nasıl sonuçlandıracakları ve bunun pratikteki karşılığının ne olacağı.

Yeni bir füze krizi kapıda mı?

Bir başka deyişle, bugün karşı karşıya olduğumuz sorular şunlar:

  • Biden, Avrupa’ya karşı biraz daha sorumlu davranarak, son zamanlarda Batı medyasında Rusya’nın Ukrayna’yı işgal edeceği iddialarını temel alan ve yer yer histerik düzeylere varan düşmanca retoriğin sona erdirilmesini sağlayacak mı?
  • NATO’nun doğuya genişleme çabalarının belirli bir süreliğine de olsa duraklatması mümkün olacak mı?
  • Yoksa, kısa süreli bir tansiyon düşüşün ardından zamana yayılacak tedrici gerilim yükselmeleri mi bekliyor bizi?
  • O gerilim yükselmelerinin beraberinde de füze konuşlanmalarını görecek ve nihayetinde ikinci bir Füze Krizi’ne doğru mu yol alacağız?

Bu soruların cevaplarını şu an için bilmesek de, Azak Denizi ile Karadeniz’i birleştiren Kerç Boğazı yakınlarında geçen perşembe günü meydana gelen bir olayı kazasız belasız atlattığı için dünya en azından şimdilik rahat bir nefes almış görünüyor.

Kerç Boğazı’nda eşiğinden dönülen facia

Zira tüm bu silah yardımları ve askeri yığınaklar, ikili zirve görüşmesi, takip eden basın toplantıları arasında 9 Aralık günü dev bir kıvılcım çaktırabilecek bir olay meydana geldi. Hem de tam ABD Başkanı Joe Biden’ın Ukrayna Devlet Başkanı Vladimir Zelenskiy ile telefon görüşmesi yapacağı gün. Ukrayna donanmasına ait “Donbas” adlı bir gemi yerel saatle sabah 09.12’de Mariopol Limanı’ndan hareket ederek Kırım’ın ilhakından bu yana Rusya Federasyonu tarafından kontrol edilen Kerç -Yenikale Boğazı’na doğru ilerlemeye başladı. Rusya Federal Güvenlik Servisi (FSB), olaydan sonra, yani geçen perşembe günü geç saatlerde yaptığı bir açıklamada, Kerç Boğazı’na 18 deniz mili yaklaşan geminin Rusya tarafından talep edilen rota değişiklik talebine uymadığını ve deniz seyrüseferi açısından tehlike oluşturduğunu savundu. Neyse ki, gemi bu hassas sulardaki ilerleyişini durdurdu, “zaten bizim hedefimiz Kerç Boğazı değildi,” dedi ve bir facianın eşiğinden dönüldü. Ancak Ukrayna kaynakları, olayın ertesi günü, yani 10 Aralık Cuma günü, Moskova’nın, Azak Denizi'nin yaklaşık yüzde 70'inde seyrüsefer kısıtlamaları ilan ettiğini ve Mariopol, Berdyansk ve Heniçeşk yakınlarındaki bölgelerde top atışı tatbikatı yapılacağını duyurdu. Ukraynalılar Rusya’nın Azak Denizi’ni kendi “iç gölüne” çevirme çabaları içinde olduğunu ve bunun için provasyon yaptıklarını savundu.

Her ne olduysa geçen hafta bir facianın eşiğinden dönüldü. Gerçi dönüldü ama NATO’nun doğuya genişleme çabalarının sürmesi halinde Avrupa’nın bu hassas köşesinde silahların yeniden omuza alınacağı ve her an patlayabileceği de görülmüş oldu.

60 yıl önce yaşanan Füze Krizi’nin de temellerinde NATO’nun doktriner planları vardı. 1962’de dünyayı bir nükleer savaşın eşiğine getiren “Füze Krizi”nin temeli, NATO’nun 1954’te kabul ettiği “Kitlesel Mütekabiliyet Stratejisi”nden kaynaklanıyordu. Teşkilatın bu stratejisi, SSCB önderliğindeki Doğu Bloku’ndan gelebilecek olası bir konvansiyonel ya da nükleer saldırıya nükleer silahlarla karşılık verebilmeyi temel alıyordu. Doğu Bloku’nun ve reel-sosyalist rejimlerin çökmesi yetmedi İttifak’a. NATO bugün o bloku, dokuzlu bir başka Bloka çevirerek bu kez hem de Rusya’ya karşı kalkan yapmaya çalışıyor.

Tabii burada bizi ilgilendiren bir husus da şu: Birileri 2015’te kurulan Bükreş Dokuzlusu’na -bu ülkelerden bazılarına SİHA satarak aslında ciddi de bir destek vermiş olan- Türkiye’yi de ilave edip Rusya’ya karşı bir “İstanbul Onlusu” oluşturabilseler hem Brüksel hem Washington’da birileri bayram yapacak.

Dolayısıyla bütün bu husus ve ihtimaller Türkiye’yi önümüzdeki süreçte ne tür risklerin bekleyebileceği konusunda daha geniş bir perspektiften daha fazla bilgi sahibi olmamızı gerektiriyor.

Şimdi bunu söyleyerek burada duralım. 1962’de yaşanan Füze Krizi’nden nasıl dersler çıkarmalıyız onu bir sonraki yazılarımıza bırakalım. ABD Başkanı Dwight D. Eisenhower’ın başının altından çıkan ve İttifak üyelerinin büyük bir bölümünün onay verdiği “Kitlesel Mütekabiliyet Stratejisi”nin doktriner temelleri o tarihte ne tür gelişmeleri beraberinde getirdi, nükleer füzelerin topraklarına yerleştirilmesine izin veren Türkiye kendisini Sovyetler Birliği’nin açık hedefi haline getirmeyi kabul ettikten sonra neler oldu, Küba Füze Krizi’nde neler yaşandı, bunlara da bakarak tarihsel bir hatırlatma yapalım.