• 24.01.2022 21:07

Okuyanlar olmuştur, 22 Ocak günü “Amerika’nın Sesi Haber” (VOA News) sitesinde Jamie Dettmer imzalı bir yazı yayımlandı. “Putin, Büyük Petro’nun izinden mi gidiyor?” başlığını taşıyan yazı, “Ukrayna Başkenti Kiev’in 340 km doğusunda Poltova şehri uzanır,” cümlesiyle başlıyor ve o coğrafyada Rusya’nın zaferiyle sonuçlanmış 18. yüzyıl tarihli bir savaşı hatırlatıyordu: Poltova Muharebesi.

Temmuz 1709 tarihli bu muharebenin muzaffer kumandanı, Rus Çarlığını (ve tabii sonradan Rus İmparatorluğunu) 1682'den 1725'teki ölümüne kadar yönetmiş olan Çar I. Petro idi. Gözünü Rus topraklarına çevirerek, dönemin büyük stratejik öneme sahip Poltova Kalesi’ni kuşatan İsveç hükümdarı XII. Charles’ı bozguna uğratan I. Petro, Avrupa’nın doğusunun hâkimi unvanını pekiştirdiği bu zaferle “Büyük Petro” oluyordu. Savaşta yaralanan İsveç kralı ise maiyetiyle birlikte Osmanlı topraklarının son sınır kalesi olan Bender Kalesi’ni sığınıyordu. Geçmişi bu şekilde hatırlatan yazar için şimdi soru şuydu: Acaba Putin, Dinyeper’in sol kolu da diyebileceğimiz Vorskla Nehri üzerindeki Poltova’da Rus tarihçilerinin “Büyük Petro,” Osmanlı ile Türk tarihçilerinin ise “Deli Petro” diye andığı Çar I. Petro’nun izinden giderek, ondan tam 319 yıl sonra Batı’ya Ukrayna topraklarında bir ders vermeye hazırlanıyor olabilir mi?

Diğer bir deyişle, Rusya Federasyonu Devlet Başkanı Vladimir Putin, “Çar Deli Petro”nun yolundan giderek bugün Ukrayna topraklarının bir parçası olan bu bölgeyi yeni bir savaşın sahnesi yapacak mı? Aslına bakarsanız, deneyimli İngiliz gazeteci bu soruyu Britanya Kraliyet Deniz Kuvvetleri'nin eski komutanı Sir Robert Fry’ın Londra merkezli haber analiz sitesi “The Article”da 20 Ocak 2022 tarihinde yayınlanmış “Putin needs to tread carefully in Ukraine” başlıklı yazısında değindiği tarihsel perspektife referans vererek sormuştu.

Bir zamanlar Irak’taki işgal kuvvetlerinin Genel Komutan Yardımcılığını da yapmış bu emekli Korgeneral söz konusu yazısında, Orta Çağ ve Erken Modern Çağ dönemlerindeki tarihi gelişmelerin yanı sıra I. ve II. Dünya Savaşı dönemlerini de hatırlatıyor ve ardından da bir savaş olması durumunda, Poltova’nın Ukrayna’nın doğusundaki Rusya hakimiyeti altında olan bölgelerden Kiev’e kadar yapılabilecek herhangi bir Rus kara harekâtı ekseninin ara hedefi olacağını belirtiyor ve “Burada Ruslar, Çar I. Petro’nun izinden yürüyeceklerdir” diyordu. Bir başka deyişle, Robert Fry, Petro’nun “Büyük” lakabını almaya doğru en önemli adımı attığı Poltova Savaş ile Avrupa’nın doğu ve kuzeyinde Rusya’nın başat güç haline gelişine gönderme yapıyordu.

Emekli Korgeneral, Batı’nın Afganistan’daki ve Irak’taki başarısızlığından dersler çıkardığını söylediği Rusya’nın sınırlı bir “arazi gaspı” planlaması halinde bunda başarılı olmasının muhtemel olduğunu savunuyordu. Ancak ona göre, Putin Ukrayna’nın tam ölçekli işgalini ve pasifize edilmesini planlamaya kalkarsa, “Avrupa'nın en büyük ikinci ordusu tarafından savunulan ve 40 milyonluk nüfusunun büyük bir kısmı tarafından desteklenen ikinci büyük ülkesine” dair gelişmelere “açıkçası dikkatini iyice vermemiş olacak,” yani bir anlamda başarısız olacaktı.

Fry’ın da yazısında askeri tarih perspektifinden yaklaşarak somutlaştırdığı üzere, son haftalarda Batı basınında en çok karşı karşıya bırakıldığımız soru, “Rusya Ukrayna’yı işgal eder mi” sorusu gibi görünüyor. Benim, yazısının başında Robert Fry’ın ifade ettiği gibi, “Rus kuvvetlerinin Ukrayna'yı işgal edip etmeyeceği hakkında hiçbir fikrim yok. Vladimir Putin'in tepsisindeki stratejik seçenekler hakkında konuşabilmek için daha fazla ayrıntıya ihtiyacımız var.”

Ama olası bir “işgal” için şunları söyleyebilirim… Başından beri Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik tam ölçekli bir işgal planlamadığını düşünüyorum. Hatta böyle bir senaryonun en büyük taliplisinin Putin’den ziyade Biden olabileceği kanaatindeyim. Ne güzel (!) olurdu, Rusya kendisini yıllarca çıkmakta zorlanacağı böyle bir bataklığa atsa, ABD ve Avrupa’nın bitmek bilmeyecek ekonomik ve siyasi yaptırımlarına maruz kalsa, Nord Stream II doğalgaz boru hattı temelli rafa kalksa, Moskova uluslararası finans sisteminin belkemiği sayılan elektronik mesajlaşma sistemi SWIFT’ten çıkarılsa, Washington’un otoritesi karşısında direngen gibi duran Fransa ile Almanya’nın iradeleri de teslim alınsa, Avrupa’nın sınırları ve nükleer başlık taşıma kapasitesine sahip füze bataryalarının bu sınırlardaki konuşlandırılma hattı Washington’dan çizilse… Ne güzel (!) olurdu, değil mi!

Ancak gelişmelerin böyle bir seyir izlemeyeceğine ve ABD ile NATO’nun krizin belirli bir aşamasında, Rusya’ya arzu ettiği yazılı güvenceleri de tam vermeden hafiften geri vitese takmasıyla krizin akut niteliğini kaybedebileceğine, ama geçen haftaki yazımda da ifade ettiğim şekliyle, hibrit savaşların kalıcı hale geçebileceğine inanıyorum.

Tabii şunu da belirtmek lazım ki, çoğu kez tarihe cevap yetiştirmekten çok ona doğru soruları sorabilmektir aslolan. Dolayısıyla, bu krizin şu aşamasında “Rusya Ukrayna’yı işgal eder mi” şeklinde bir soru sormak, yanlış değilse bile, her şeyden önce gerçeğin büyük kısmını gizlemek anlamına gelecektir. Rusya’nın Ukrayna meselesinde her zaman çok da masum olmadığını düşünmekle beraber, bu krizin derinleşerek bu hale gelmesinde birinci derecede sorumluluğu olan tarafın ABD ve NATO olduğunu söylemek için uzman olmaya bile gerek yok. Bir ülkenin kendi topraklarındaki askeri hareketlilik bir “tehdit” olarak okunabiliyorsa ve bunun üzerine kurgulanan muazzam bir dezenformasyon kampanyasıyla o ülkeyi kuşatacak silahlanma çabalarına girişmek meşru hale gelebiliyorsa, dünya nasıl bir yer haline gelir bu şekilde, bir düşünün. Bir de bunun karşısına ABD’nin uluslararası alandaki askeri hareketliliklerini (!) koyup, sonra bir daha düşünün.

Aslına bakarsanız, bu krizde Rusya’nın başından beri belirsizliğe pay bırakan bir tutumu olmadı. Moskova kendi sınırlarına birlik yığmadan önce Ukrayna ordu birlikleri Donetsk ve Lugansk Halk cumhuriyetleri sınırlarında askeri hareketliliğe başlamıştı. Bu neredeyse tamamen atlanıyor. Ukrayna cephelerinde Neo-Nazi bağlantılı eski Amerikan ordusu mensupları cirit atıyor. Ayrıca görebildiğim kadarıyla, Rusya başından beri aynı şeyleri söylüyor, diyor ki, “Biz Ukrayna hükümeti ile aramızda akdedilmiş ve barışa açılan yol haritası niteliğindeki Minsk anlaşmalarına sadığız, Ukrayna’yı işgal etmek gibi bir niyetimiz yok. Onlar da sadık kalsın ve Ukrayna topraklarındaki yabancı birlikler ve silahlar geri çekilsin. Eğer Kiev’in 2015 tarihli Minsk Anlaşmasına uyması yönünde bir şey yapmazsanız, biz Donetsk ve Lugansk cumhuriyetlerine yönelmiş bu tehdidi kendi bildiğimiz şekilde nötralize edeceğiz!”

Ukrayna meselesinde gelinen noktada, Rusya’nın sorun olarak gördüğü pürüzlerin aşılmasında Türkiye gibi İsrail gibi “arabulucuya” da ihtiyacı yok. Ukrayna’nın “Minsk Anlaşmalarına” uymasının sağlanması yeterli.

Rusya’nın Avrupa’nın güvenliği ile ilgili meselelerde de ne düşünüp planladığını biliyoruz. Zira o düşüncelerini yazıya dökerek belirli hususları taahhüt altına alan iki güvenlik anlaşmasının taslak metnini hem ABD’ye hem de NATO ülkelerine iletti Moskova. Ve bu anlaşmalarda, Taraflar, anlaşmanın yürürlüğe girdiği tarihten itibaren nükleer silahların kendi ulusal toprakları dışında konuşlandırılmasını reddediyor ve ulusal topraklar dışında konuşlandırılan bu tür silahları geri çekiyor,” şeklinde bir ifadeyi baz aldılar. Ve dedi ki Lavrov, bir itirazın, bir ilaven, bir revizyon talebin, tashih talebin varsa, gel bunu yazılı metinler üzerinden konuşalım halledelim.

Dolayısıyla hakikate “Rusya Ukrayna’yı işgal eder mi” gibi bir sorudan değil de doğru soru(lar)dan başlamak istiyorsak, ona şuradan ulaşabiliriz belki: İki kutuplu dünyanın yıkılmasından ve ABD-SSCB ideolojik kutupsallığının ortadan kalkmasından sonra, Varşova Paktı da lağvedilmiş olmasına rağmen, Avrupa’nın doğusuyla batısının güvenliğini temel alan doğru dürüst bir uzun vadeli güvenlik anlaşmasından kaçınan, bu arada doğuya doğru genişlemeyi sürdüren bir NATO, Rusya’nın sınırlarına daimî bir şekilde silah ve asker yığarak, onu füzelerle çevreleyerek bir barış hesabı içinde olduğuna kimleri nereye kadar ikna edebilir? Dünya böyle bir yaklaşımla daha güvenli bir hal gelir mi? Asıl soru budur. Bir başka deyişle asıl soru aslında şudur:

NATO, Avrupa’nın güvenliğini ikrar eder mi?