• 23.09.2017 00:00

 Müzik Eğitimcileri Derneği (MÜZED), müfredattaki yeniliklere ‘Atatürk’ün müzik devrimine aykırı’ diye itiraz ediyor.

Yani itiraz, müzikte karşı devrim yapılmasına.

İlkokul birinci sınıftan itibaren ‘ilahi’, yedinci sınıfta da ‘tekbir’ ve ‘salat-ı ümmiye’ ile segâh ve hüzzam makamları öğretilecekmiş.

O zaman şehit cenazelerinde Chopin’in Cenaze Marşı’nı çalmak yerine, Itri’nin Tekbir bestesinin icra edilmesi de mi karşı devrim sayılacak? Ve irtica hortladı diye ayağa mı kalkılacak?

Hayır, mesele basit kanonlarla çoksesli şarkıların programdan çıkarılmış olmasıymış.

Popüler müzik de çıkarılmış, yerine mehter müziği ve dini müzik konulmuş.

Üstelik, Türk müziği türleri halk, sanat, mehter ve dini müzikle sınırlı tutulurken kendi bestecilerimizin çoksesli müziği anılmıyormuş.

Ayrıca tüm sınıflarda ‘çalgı çalma’ öğretimi de derslerden kaldırılmış.

MÜZED, ‘çalgı çalmanın günah olduğu’ düşüncesinden mi kaynaklandığını da sorguluyor.

MÜZİKTE GERİCİLİK AKIMI TUTMAZ

Çıkarılacak sonuç bu mudur peki?

Yani bu değişikliklerin amacı ‘yerli ve milli müzik’ görüntüsü altında dünya müziğinden bizi kopararak demokrasiyi inkar, Cumhuriyet’i ret ve Atatürk’le zıtlaşarak müzikte bir karşı devrim yapmak mıdır?

Müfredattaki değişiklikler eğer bir tehlikeye işaret ediyorsa, o da laik rejimin elden gitme tehlikesi değil, bilakis dini müziğin arabeskleşmesi tehlikesidir.

Çünkü müziğimiz ilk kez millileştirilmiyor. Ve geçmiş tecrübe gösterdi ki zorlamalar, rejimi değil müziği ucubeye dönüştürür, kanıtı da Cumhuriyet’in müzik devriminin kendisidir.

Müziğimizi millileştirmek için, adına bile müdahale edildi; musiki, muzika derken bir ara mızıkada karar kalındı.

Doğu müziği yerli değil diye dışlandı. Itri’nin, Dede Efendi’nin, Tanburi Cemil’in nağmeleri gerici, miskin, uyuşuk, iç bayıltıcı iniltiler diye aşağılandı.

Halk müziğimiz de fazla köylü ve avam bulundu.

Ziya Gökalp ile Peyami Safa gibi milliyetçi-muhafazakar aydınlar bile katıldı bu furyaya.

Hem yerli ve milli hem ilerici ve çağdaş olmak için müziğimiz batılılaşmalı, çoksesli olmalıydı.

Alafranga tarza mecbur edip alıştırmak için, radyolarda alaturka şarkılar yasaklandı, konsevatuvarda alaturka şubesi kapatıldı.

Sonuç; o sentezden arabesk denen bir garabet türedi ve bütün diğer türleri kendine benzetti.

Arabesk şarkı, arabesk türkü, arabesk özgün, arabesk protest ve arabesk pop gibi...

Eğer amaç, Batı icadı çoksesli formlardan ecdadımızın teksesli müziğine dönüşse o zaten imkansız, silah dayasanız bile sevdiremez, yeni nesle dinletip benimsetemezsiniz.

Tutmayacağı için de çokseslilikten geri gidiş, yersiz korkudur.

POPU MUHAFAZAKARLAŞTIRMAK İÇİNSE

Yok amaç, tasavvuf müziğini öne çıkarmak, Batı kökenli ve açık saçık diye, yerli popun yerine mazbut bir versiyon ikame etmekse o daha da imkansız.

Sadece dini müziğin deforme olup yıpranmasına ve sığlaşmasına yol açar.

Ayrıca, can ile canan tenhalarda gizli gizli buluşunca neler olabileceğini ima eden Neşet Usta’nın Gönül Dağı’nı da mı ayıplayacak, müstehcen diye aforoz edeceksiniz? Önerilmemiş şey de değil hani...

Bir bakarsınız ilahiler, arabesk popun nakarat şarkılarına dönüşmüş, derinlik ve mana kaybolmuş, ruh okşayan tınısı gitmiş, geriye dejenere bir form, kimliksiz bir bayağılık kalmış.

Müfredatta ağırlığın Batı müziğinden alaturkaya kaydırılmasını desteklerim ama çoksesliliğin dışlanmasını, müziğin sözde tesettüre sokulmasını anlamam bile mümkün değil.

Siz de korkacaksanız, dini müziğin başına arabesk ilahiler gibi bir hafifleşmenin gelmesinden korkun.