• 30.03.2018 00:00

 Sarıkamış’ın yüksek rakımlarına angut kuşlarının dönüşü, baharın gelişini müjdeler.

Uzun bir kışın ardından, göçmen angutlar geçen hafta avdet etmeye başladı.

Anlayın ki havalar ısınıyor...

Hatta kimi yabani angutlar yerleşim yerlerine kadar sokulmuş, sarıçam ormanları yakınlarında bile görülür olmuşlar.

Angutları bilirsiniz, 58-70 cm boyunda, 110-135 cm kanat genişliğinde bir uçan mahluk çeşididirler. Kışları geçirmek için güney Asya’ya kanat çırparlar. Baharla birlikte de tersine göç zamanlarıdır.

Yalnız iniş esnasında, arkasını rüzgara dayadığı için hızını alamayıp yuvarlanır, takla atmadan duramaz bu kuş. Teşbihte hata olmasın, argoda geçen diğer angutlarla benzerliği, ortak noktası da budur. Hani kuş olmayan, öteki cinsten angutlarla...

Nereden çıktı, neden icap etti şimdi bu angut bahsi derseniz, e habercisi önden çıkagelmese nereden anlaşılacak mevsim değişikliği.

Baktınız bir yerde angutlar çoğalıyor, bilin ki orada sıcaklıklar artacak, gökte angut belirdi mi alamet belirdi demektir, hazırlanın, cemre kapıdadır.

Ama yok, hava tahmininden fazlasını tutturmak isterseniz, düz tercümenin ötesine geçmeniz gerekir.

Lafın tamamını söylemeyi metinden beklemeyecek, lafı tamamlamak için ne anlatmaya çalıştığına biraz da siz  kafa yoracaksınız.

***

Amacım, Beşir Ayvazoğlu’nun dün Karar’daki enfes yazısı üzerine biraz düşünmeye kışkırtmak.

Zor dönemlerde metinler içe kapanır, metaforlarla konuşur, sembolik bir dil kullanır, dolaylı anlatıma başvurur. Apokaliptik edebiyat, açık konuşmanın zorlaştığı baskı dönemlerinin ürünüdür.

Metnin asıl anlamını, gerçekte ne anlatmak istediğini çözmek okura kalır. Okurun zihninde tamamlanır anlam.

Mesela, Ayvazoğlu’nun örnek verdiği eserler yazıldığı gibi okunmaz. Okunursa ‘mecaz cahillerin elinde hakikate dönüşür, ironi gerçek zannedilir’ sözünün doğrulanmasıyla kalır.

Azerbaycan’ın yaşayan büyük ustalarından Anar Rızayev’in  totalitarizmi mizahi dille eleştirdiği “Yahşı Padşahın Nağılı” adlı ünlü hikâyesi böyledir.

Aslında “Sansürden kaçmak amacıyla, masal formunda Sovyet rejimi ustalıklı bir biçimde eleştirilmiştir...”

Fakat görünürde ‘İyi Padişahın Masalı’dır anlatılan.

Çünkü Ayvazoğlu’nun hatırlattığı üzere, rejimi tebliğ ve propaganda vazifesine muhalefet eden şair ve yazarlar, ‘halk düşmanı’ ilan edilerek ya kurşuna dizilmekte yahut Sibirya’ya sürülmekteydi.

“En cesur şair ve yazarlar bile en masum fikirlerini ancak sembolik bir dille ifade edebiliyor; çok zaman sembolik dil bile başlarının ağrımasını önleyemiyordu.

Merhum Bahtiyar Vahapzâde’nin başı, böyle bir şiiri yüzünden ciddi bir biçimde derde girmişti.

Anayasada, resmi dil Azerbaycan Türkçesi gösterildiği halde, devlet dairelerinde Rusçanın kullanılmasını ‘Latin Dili’ şiirinde eleştiriyordu.” Fakat “Cezayir’in bir meselesinden söz ediyormuş gibi üstü kapalı bir şekilde...”

Nasıl ki her angut bir göçmen kuş değildir, her yazı da düz okunmaz. Azerbaycan’ın haline bakmadan Cezayir’i yeriyor diye Vahapzade’yi taşlamaya kalkarsanız, işte o zaman yandı gülüm keten helva.