• 3.01.2018 00:00
  • (1163)

 ‘Karakolda biten aşklar' tabiri, bir magazin klişesi. Yanlış, bir o kadar da münasebetsiz bir yakıştırma.

Sıla-Ahmet Kural ilişkisi için de kullanılıyor. 'Karakolda biten bir aşk daha' deniyor.

Karakolda biter mi aşk, karakolda bitene aşk denir mi?

'Kıskançlık krizi' vardır aşkta, 'süründüren aşk' vardır. Ama saçından tutup yerlerde sürüklemek de neyin nesi?

Acı çektiren aşktan kasıt, manevi acıdır, bedensel acı değil.

Yara mecazidir, gönül yarası. Kolda bacakta çürük, morluk gibi yaralar da nereden çıktı?

Aşıkla maşuk arasında geçer aşk. Sevenle sevilenden söz edilen yerde, eşitler arası bir ilişki yoktur.

Ama bu duygusal çatışmanın şiddete, fiziki şiddete dönüşmesini normalleştirir mi 'kıskançlık krizi'?

Edebiyatımızın pek rindmeşrep, haza centilmen şairi Yahya Kemal de gönül hezimetlerinden yakınır.

Yenilgiden dem vuruluyorsa bir kazanan, bir de kaybedenden bahsediliyordur.

Gönül maceraları, taktik üstünlüğü ele geçirme çekişmelerine sahne olabilir.

Ama bu itiş-kakışlarda, yakın dövüş teknikleri ne gezer?

Ego savaşına bile yer bulunabilir  ilişki muharebelerinde.

Ve bu savaş, iki tarafın zaferiyle bitmez.

Bir galip, bir de mağlup bırakır geride.

Fakat aşk, ne kadar çalkantılı, ne kadar fırtınalı yaşanırsa yaşansın, hiçbir zaman karakolda da bitmez. Bitiyorsa aşk değildir o.

Kara sevda, malihülya dedikleri marazi biçimler alabilir, ağır melankoli ve ihanet paranoyası eşliğinde sado-mazoşizme varan duygusal şiddet bile içerebilir...

Fakat fiziksel şiddete başvuruyorsa taraflardan biri, aşktan, sevginin şiddetinden değildir. Başka bir marazdandır.

Ahmet Kural'ı kınayanlar, sevmeyi-sevilmeyi bilmemesine indirgiyorlar.

Oysa şiddet suçu, bir yanlış öğrenme sorunu değildir ki doğrusunu anlattığınızda düzeliversin.

Ve Ahmet-Sıla çiftiyle başlayıp biten bir bunalım da değil maalesef toplumumuzda.

***

Uzak bir diyardan yazıyorum bunları...

'Şuna bak, ne etkileyici manzara' diyorsunuz...

'Ernest Hemingway'in Çanlar Kimin İçin Çalıyor'unda geçen köprü o. İspanya iç savaşında bir tarafın öbürünü aşağı attığı uçurum burası. Çanlar da çığlıkları bastırmak için kilisenin çaldığı çanlar' cevabı geliyor.

'Aa heykele bak, ne muazzam' diyorsunuz...

'Hemingway'in Öğleden Sonra Ölüm'ünde anlatılan matadorların matadoru Pedro o. Güreş boğalarının yetiştirildiği bölgede, boğa güreşlerinin başladığı topraklardayız' karşılığı veriliyor.

Şirin, romantik atmosferine hayran kalıyorsunuz...

Borges'in şiirlerine konu olduğunu hatırlatıyor mihmandarınız. Düşüş hikayesini Ziya Paşa'dan okumanızı öneriyor.

Mardin gibi bir kartal yuvasından, derin bir kanyonda su başına kurulmuş Ronda'dan sıradaki destinasyona geçiyorsunuz...

İçinden akan, Kristof Kolomb'un yeni dünyayı keşfe çıkarken demir aldığı nehir.

Şu meydanda dikili heykel, Don Kişot kadar şöhretli bir başka hayal kahramanı, Kazanovaların piri Don Juan'dan başkası değil.

Burası, 'Sevillalı Kadın Avcısı' romanına isim ve ilham veren parçası Endülüs'ün.

Yürüdüğümüz işte şu köşe de Buse yani Öpücük köşesi, Del Beso yazıyor duvardaki tabelada.

Fatihler, emirler, kral ve kraliçeler, hatta Roma diktatörü Sezar'a kadar kimler iz bırakmamış ki...

Tarihin gerçek ve hayali şöhretleri, efsane savaş ve aşklarıyla geçit resmine duruyor karşınızda.

Zaferleri gibi hezimetleri de ihtişamlı ne aşk savaşlarına ev sahipliği yapmıştır suskun sarayları!

Bu estetik zevkten, bu mimari zerafet ve incelikten her şey çıkar da, karakolda biten sözde aşk çıkmaz dersiniz. Ah dilleri olsa da bir konuşsalar...