• 31.08.2019 00:00

 Muhalefet ağzıyla konuşmaktan sonra bu da suç oldu. ‘FETÖ ağzıyla’ konuşma suçlamasından hapis yatan gazeteci Murat Aksoy, şimdi de ‘devlet ağzıyla’ konuşma suçlamasının bedelini ödüyor.

“Şiddetin değil sivil siyasetin yanındayım” yazısı, Artı Gerçek sitesinden kaldırıldı. Yetmedi, siteyle ve televizyonla ilişkisi sonlandırıldı.

Ama tartışma kapanmadı. Yayın yönetmeniyle karşılıklı zorunlu açıklamalar ve artçı şoklarla dün hala sürüyordu.

Peyami Safa’nın çokça yakındığı ‘bela fikirler’ kavramıyla açıklanacak bir durum.

‘Adeta ağız birliği yapmak’, böyle bir bela. İktidar söylemine ve yargı iddianamelerine musallat olduktan sonra, muhalif medyaya da bulaştı. Serbest tartışma ortamını esir alacak bir hakimiyet kurmaya doğru ilerliyor.

İstediği kadar ‘sansür ve kovmak çözüm değil, fikir ayrılıklarımızı tartışabilmeliyiz’ desin,  artigerçek.com yazarlarıyla arasını açan çatlak, azınlıkta kalan görüşü susturmakla sonuçlandı.

Kayyum atamalarına karşı çıkarken aynı zamanda HDP’nin de sivil siyasete yeterince sahip çıkamamasını, şiddetle arasına tam mesafe koyamamasını eleştirmesinden hoşlanılmadı. Aksoy’un, iki uçtan biri arasında tarafını seçmemesine hayat hakkı tanınmadı.

‘Ya bizden yanasın ya onlardan’ dayatmasını reddedip arada konumlanması, rahatsız etti. Yorum farkını ‘iktidar ağzı’ bulan bir önyargı ve kızgınlık duvarına toslamaktan kurtulamadı sonuçta.

Alelacaip olan kısmı, ‘kimler kimlerle beraber’ indirgemeciliği ve toptancılığının, kurbanlarını da nasıl etkisi altına aldığını görmek.

Şabloncu sloganlarla şeytanlaştırılmaktan, düşmanlaştırılmaktan en çok başı yananlar bile günün sonunda aynı kaba klişelere yenik düşebiliyor.

Tartışma özgürlüğünü kıskaca hapseden kutuplaşma baskısından en mustarip olanlar dahi kutuplaşmaya teslim olabiliyor.

Bir cendere ki tuzak diyenler de gerektiğinde tuzağa sıkışmaya gönüllü yazılabiliyor.

Rahatsız edici, şablona ters fikirleri iki taraf da duymak istemiyor, en sarsıcı ve en kızdırıcı eleştiriye bile ifade özgürlüğünü savunanlar dahil.

İbretlik bir örnek diye burada dursun. Aksoy’un, Twitter’daki son maruzatından kısaltarak aldığım bir kesitle bitiriyorum:

“Yazım, içinde bulunulan kritik süreçte –yani deniyor ki zamanlama manidar- eğer demokrasi güçlerinin kafasını karıştıracak, o güçlerin bölünmesini sağlayacak denli güçlü ise, kendimi işini iyi yapmış sayarım. 

Ki, kişilerin kafası karışıyorsa içinde oldukları ezberden kurtulup düşünmeye sevk etmiş olurum ki bu benim için başarıdır. 

“Aynı argümanları kullanan Sabah gazetesi yazarlarıyla hatta SETA ile aynı çizgiye düşebilme”ye gelince...

Bu satırları okuyup, kurulan benzerliği düşününce aklıma, hem –FETÖ- terör örgütü üyeliğinden 22.5 yıla kadar cezayla yargılandığım davanın iddianamesi, hem de anayasal düzeni değiştirmek ve hükümeti ortadan kaldırmak suçlamasıyla iki kez ağırlaştırılmış müebbetle yargılandığım davanın iddianamesi geldi. 

Savcılar şu algıyı yaratmak istiyordu; 17/25 Aralık sonrası yazılan yazıların, terör örgütü ile aynı siyasi çizgide, o yüzden sen de terör örgütü üyesisin, o olmadı anayasal düzeni değiştirmeye ve hükümeti ortadan kaldırmaya çalıştın. Haydi Silivri’ye.

Adı geçen gazete yazarıyla ‘benzer şeyleri’ yazdın, o halde aynı yerdesin, resmi görüşü savunuyorsun, devlet ağzıyla konuşuyorsun. Ne farkı var!

Gerçekten yaftalama, etiketleme, kategorize etme bu kadar basit mi olmalı?

Bir kimlik salt mağdur edildiği için dokunulmazlık, eleştirilmezlik zırhına bürünmemeli. Böylesi bir tutum o kimliği de, o siyaseti de siyasetsizliğe mahkum eder. 

Ben isterdim ki, bütün bu noktaları açık yüreklilikle tartışalım. 

Ama onlar tartışmayı değil sansürü tercih ettiler. 

Bir de bütün bu yazıları Kürtlere hariçten gazel okuma olarak görenler var.

Neyse ki HDP, HDP’yi savunma kaygısına girenlerden daha sağduyulu. En azından eleştiriye karşı diyalog kuruyorlar...”