• 5.02.2019 00:00
  • (1146)

 AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Mahir Ünal, TRT'ye çıkarak termik santral yasasıyla ilgili tutarsızlığı açıklamaya çalıştı.

Fakat getirdiği açıklama da açıklanmaya muhtaç. 'Bu çarpıklığa kim yol  açtı' sorusu, gizemini koruyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, "Bir tarafta sermayenin çıkarları diğer tarafta halkım varsa kabul etmem mümkün değil" demişti.

Bir tuhaflığı da Meclis'e iade kararının, o yasaya oy veren AK Partilileri herkesten çok sevindirmesiydi.

Bacalara filtre takma zorunluluğunu erteleyen düzenlemeyi, halkı zehirletmeme gerekçesiyle geri çevirdiği için Erdoğan'a teşekkür edenlerden biri de Mahir Ünal.

Ünal, bu çelişkiyi şöyle izah ediyor: "Karşı olduğunuz bir mesele varsa söylersiniz. Ortak karar alınır herkes de riayet eder."

Tercümesi, "Aslında karşıydım ama ortak karara uydum."

Parti kurullarında görüşüldüğünü ve tartışmayı ertelemeden yana olanların kazandığını anlıyoruz.

Teklifin altındaki 98 imza ile 202 'evet' oyu da parti kararı olduğunu doğruluyor, aksi düşünülemezdi.

Ünal'dan devamla: "Meclis bunu yasalaştırmış ama veto da var. Cumhurbaşkanımızla tekrar konuşulmuş. Toplumsal hassasiyet dikkate alınarak veto hakkını kullanmış..."

Toplumsal hassasiyetin baştan dikkate alınmadığının itirafı değil mi bu?

Madem Cumhurbaşkanı'nı ikna eden şey 'toplumsal hassasiyet'...

Demek ki halkın tepkisi doğru yansıtılsa, işin aslı söylense, kendi partisinin iradesine karşı bu ilk vetosu önlenebilirdi. AK Parti Genel Başkanı olarak onayladığı bir yasayı, Cumhurbaşkanı olarak veto etmek zorunda kalmayabilirdi Erdoğan.

Ertelemeyi savunanların gerçeği sakladığı, karşı olanların da ısrarı göze alamayarak sessiz kaldığı sonucu çıkmıyor mu?

Sözcü Ömer Çelik'in, yasayı geçiren parti iradesine sahip çıkmak yerine Cumhurbaşkanlığı vetosunu gururla duyurması ve haklılığını anlatması bundan olmalı.

Ortada, sahipsiz kalan sadece parti iradesi mi? Meclis'ten geçirmek için bütün forsunu kullanan Enerji Bakanlığı da vetodan sonra düzenlemeye arka çıkmadı.

Nedenini yine Ünal'dan dinliyoruz: "Dün böyle demiştiniz, şöyle demiştiniz? Siyasetçi toplumsal hassasiyetlere göre hareket eder. Bizden şunu mu istiyorlar; toplumsal hassasiyetleri dikkate almayın..."

Oysa, o toplumsal hassasiyetlerin yeni olmadığını da kendi beyanından anlıyoruz.

Diyor ki "Cumhurbaşkanımızın en başından itibaren çekinceleri vardı. İlgili firmaların gerekli tedbirleri alamayacağı yönünde bir kanaati oluşmuş olamaz mı?..."

O halde, çözülmesi gereken gizem şu:

Halk yerine sermayeyi seçen görüş, nasıl oldu da iç istişarede ağır basabildi? Sağduyu niye o zaman galip gelemedi?

Kim ağırlık koyarak sermaye lehine parti yönetimini etkiledi, Cumhurbaşkanı'nı kim yanılttı? Ve ne değişti de bu yanılgı fark edildi? Sorumluları hakkında ne yapılıyor?

Bilinsin ki Ünal'ın izahatı bu gizemi azaltmıyor, daha da arttırıyor.

 19-12/04/dv.jpg

Fotoğraftaki ‘Üst Aklı’ bildiriyorum

Dün sabah, YouTube kanalı Karar TV’deki Reşitpaşa Yokuşu’nda Yıldıray Oğur’la konuşuyoruz. Laf, Londra’daki NATO Zirvesi’ne geldi. Haliyle, liderlerin Kraliçe Elizabeth’le aile fotoğrafından da bahis açıldı.

Düne dek böyle fotoğraflara ne hezeyan dolu altyazılar döşenildiğine değinmeden geçilir mi?

Hasbelkader Gül, Davutoğlu, Babacan, Kılıçdaroğlu, Akşener, Yavaş ya da İmamoğlu girseydi benzer bir fotoğrafa, seyreylerdiniz gümbürtüyü. Geçmiş örneklerden biliyoruz.

“Kraliçe’nin bütün adamları”nın toplandığına dair zırvalıklar mı, deli saçması ‘gizli dünya devleti’ teorileri mi!...Uçuk kaçık ne varsa topu birden boca edilirdi.

Cumhurbaşkanı memnun ayrıldığı, ‘iyi geçti’ dediği halde komplonun yakasını bırakmayan aklıevveller yok mu?

Herzevekillikte birinciliği kimseye kaptırmayan arkadaş; NATO’nun düşmanımız olduğu, terör örgütlerini  bize karşı kullanıp yönettiği,  Türkiye’yi durdurmayı hedeflediği gibi akıl oynatan yavelerle dudak uçuklatmadı mı yine?

Onun bildiğini, gördüğünü görmüyor, bilmiyor durumuna düşürerek Cumhurbaşkanı’na da bühtan ettiğini söylese bari biri. Belki yaptığından ürküp dehşet içinde irkilerek bu cinnet uykusundan uyandırmaya vesile olur.

‘Düşman şimdi de zelzele silahıyla saldırıyor, Arnavutluk ve Bosna’yı vuruyor gibi gözüken sarsıntılar şaşırtmaca, Alp-Himalaya hattının beşik gibi sallandığına kanmayın, uzmanlar bizle alakası yok diyor ama asıl hedef Türkiye, hala anlamadınız mı, Türkiye’yi depremle dizayn etme projesi bu’ türünden zırvalamaya benzemez, bak ucu zülfüyare dokunuyor filan dense, değil meczubu zırdeliyi bile ayıltmaz mı?

Yıldıray’la işte bu minvalde laflarken...Birkaç yıl önce başıma geleni hatırlattım.

Mustafa Karaalioğlu, Yusuf Ziya Cömert ve Mehmet Ocaktan’la bir kebapçıda topluca yemek yerken paparazzi muhbire yakalanmışız. Cep telefonuyla çekilmiş bir kare fotoğrafımız, Beyaz TV’de yarım saat ekranda tutulmuştu. Altında “Bu dörtlüyü hangi Üst Akıl bir araya getirdi” yazıyordu.

Sırrımızı ifşa etmenin artık zamanı geldi, sıkı durun açıklıyorum; o Üst Akıl,  Kebapçı Selahattin’den başkası değildi. Ona göbekten ve boğaz düşkünlüğünden bağlı olduğumuzu itiraf ediyorum. Gizli bir operasyonla, nefis kebapları sinsice mideye indirmek için toplanmıştık o akşam.

Başlamışken bir itiraf daha ister misiniz? Birkaç ay önce, bu kez kendimizin paylaştığı esrarengiz bir fotoğrafta daha yakalandım...

“Beyoğlu’ndaki bir pavyonda Akif Beki’yi Ahmet Güneştekin, İsmail Saymaz ve CHP’li Sezgin Tanrıkulu’yla kim buluşturdu, kimler kimlerle beraber” diye merak buyuran TGRT Haber’le Akit’in kulakları çınlasın.

Kebapçılar kebapçılarla beraber, hücre evine gider gibi örgütlenip ocakbaşına gittik, bizi Tanrıkulu’nun mekan sahibi oğlu buluşturdu, damak çatlatan lezzetler tada tada örgütlü eylemimizi gerçekleştirdik, olay mahalline gittiğimize müthiş değdi ama o son Adanayı afiyetle yemeyecektik, pişmanım hakim bey...

Sonunda rahatladım, yük kalktı bakın üstümden, oh be!