• 6.03.2020 00:00

 Muhabir "139 bin sayısını teyit edemedik bir türlü” dedi.

Süleyman Soylu alındı, İçişleri Bakanı'nı yalancılıkla mı suçluyorsun diye çıkıştı.

Mesele, Bakan'ın tepkisel cevabındaki şu karşı suçlamalarda düğümleniyor: "Siz kimin tarafındasınız? Hiç Türkiye’nin tarafında olduğunuz görünmüyor. Şu anda sizin yaptığınız Yunan ve Avrupa medyasının yalan ve çarpıtmasını burada ifade etmek. O zaman İçişleri Bakanı yalan söylüyor öyle mi? TC vatandaşısın ama hizmetin başka bir yere. Devletine itimat et..."

Süleyman Soylu dürüst bir kişi olabilir. Ama bu, 'her içişleri bakanı mutlaka dürüsttür, hiçbir bakan yalan söylemez' anlamına gelir mi?

Ya da bir bakan, şahsı için doğru olsa bile bütün bakanların peşinen dürüst kabul edilmesini bekleyebilir mi?

Cumhurbaşkanı Erdoğan'a bile sorsa, Bakan Soylu'ya yanıldığını, bakanların da pekala herkes gibi yalana başvurabileceğini, mevkilerinin onları insanüstü birer kanatsız melaike yapmadığını, varlıklar hiyerarşisindeki yerlerinin dört büyük başmelekten sonra gelmediğini, bu yüzden de gerçeğe aykırı bilgiler yayma ihtimallerinin dışlanamayacağını, bir inanç konusuymuş gibi vatandaştan kendilerine gözü kapalı iman ve sorgulanamazlık talep edemeyeceklerini, nihayetinde göksel protokol üyesi olmadıklarını, hepi topu fani kullardan oluşan bir bakanlar kuruluna dahil olduklarını bir güzel hatırlatırdı.

Nereden mi çıkarıyorum? Cumhurbaşkanı'nın son Ombudsmanlar Konferansı'nda yaptığı devlet-vatandaş ilişkisi tarifinden elbette.

'Sorgulanamayan, hesap sorulamayan, burnundan kıl aldırmayan, eleştiriler üstü, layüsel, buyurgan, vatandaşa tepeden bakan, kibirli ve dediği dedik devlet' anlayışının geride kaldığını, bir kez de ombudsmanlara hitaben haykırmadı mı Cumhurbaşkanı!

Sayın Soylu'yu bakan atayan iradenin; eleştiren, sorgulayan, körü körüne biat etmeyen, aklını başkalarının cebine koymayan bir gençlik istediğine dair nutukları saymıyorum bile. 

"Kimden yanasın, TC vatandaşısın ama hizmetin başka yere, devletine itimat" tepkisi, bu tarife uyuyor mu?

Hem sanki siyasi tarihimiz, bakanların halka söylediği bir dolu resmi yalan görmedi hiç. Yakalananları arşivlerde duruyor, Google taramasında çıkar skandalların dökümü.

Bize mahsus da değil.

Trump'ın, başkanlığa seçildiğinden beri 16 bin adet yalanı sayılmış, liste  sürekli kabarıyor, ABD gazeteleri bunları takip edip düzenli güncelliyor.

Devlet yalanlarıyla mücadele hikayeleri  üzerine kurulan, yalanların peşine düşen kahramanların 'devlet düşmanı' ilan edildiği kaç Amerikan filmini hayranlıkla izlediniz desem, bir şey ifade etmez mi yine de?

Devletin yalanı daha büyük yalanlarla kapattığı, ekabir takımının tek ayak üstünde su gibi yalan attığı sadece hayal mahsulü filmlerde mi görülür? 

Gerçek hayatta yaşanmaz mı yoksa, devlet halkını kandırmak gibi nahoşluklar yapmaz mı, düşmana hizmet eden iftira ve karalama operasyonu mu hepsi?

Meclis’teki küfürleşmelerden iç düşman avına

Hakaret hakarettir, bir tarafın hakaretleri öbür tarafınkini haklı çıkarmaz. Ne AK Parti liderine, ne Cumhurbaşkanı’na ne de CHP liderine hakaret onaylanabilir.

Türkiye bu seviyeyi hak etmiyor. O görüntüler Meclis’e dün yakışmadı, bugün mü yakışacak?

Dün iyi değilken bugün de iyi olmayan başka alışkanlıklar da hortladı. 

AK Parti, o öcüleştirme hastalıklarını yenmekle, eski siyasetle birlikte geçmişe gömmekle övünüyordu. Türkiye’yi ‘gizli anayasa’ denilen Kırmızı Kitap’taki ‘iç düşman, iç tehdit’ tanımlarından kurtarmaya gelmişti.

Bugünkü iktidar, uzun süre kendisine karşı da kullanılan o tanımları, Milli Güvenlik Siyaset Belgesi’nden çıkarmıştı. 

‘Demokratik hukuk devleti, resmi ideolojisiyle ters düşen, aykırı bulduğu vatandaşlarını fikrine, inancına, tercihine göre keyfi ve afaki kriterlerle ayrıştıramaz, fişleyemez, ötekileştiremez. Kanunla belirlenmiş somut suç varsa zaten yargı bakar’ diyeydi.

‘’2003’te göreve başladığınızda, siyaset akımınız ve şahsınızı içeren vatandaş kitlesinin ‘iç düşman ve tehdit’ olarak yorumlanabileceği ifadeler vardı. Kitapta bunu görünce ne hissettiniz” şeklindeki soruya, Başbakan Erdoğan 2010’da şu karşılığı vermişti:

“Belgenin bütünü tüyler ürpertici tablo ortaya koyuyordu. Bunlar sivil irade ile uyumlu yaklaşım tarzları değildi. Halkını dışlayan, tehdit unsuru olarak görenlere yönelik, onun çağ dışı olduğunu ifade eden bir yaklaşımım var...”

“Bundan sonra iç tehdit olmayacak diyebilir miyiz?” sorusunu ise “Asla. Böyle bir şeyi asla düşünemeyiz” katiyetiyle cevaplamıştı.

Yine 2008’de, “Tayyip Erdoğan, bugüne kadar hiçbir yerde ‘ya sev ya terk et’ ifadesi kullanmamıştır. Ben bu ifadenin karşısında olan biriyim” diye net tavır koymuştu.

Ne ki dün AK Parti’ye karşı kullanılan o zehirli, ayrıştırcı düşmanlaştırma dili harcıalem oldu. Bugün AK Parti’yi savunmak adına muhalefete karşı tepe tepe kullanılıyor. 

Adanmış partizan militanlar ve ‘müdafaayı iktidar inzibat kuvvetleri’ne yazılmış siyasi kadrolarla  da sınırlı değil. Cumhurbaşkanlığında görevli memurların sosyal medya paylaşımlarında bile pervasızca dümdüz gidiliyor.

İktidar değişti, düzen değişti ama bu kendini bilmezlik ve diğerine hükmetme hadsizliği değişmedi.

Bir kısım iktidar destekçisi vatandaş, öbür kısım üzerinde tek taraflı sahiplik iddia ediyor. Devletin ve milletin esas sahibi ağzıyla konuşuyorlar. 

İkinci sınıf yani üvey vatandaşlara, uslu oturup laf dinlemezlerse söz hakkı ve hatta birinci sınıf hayat hakkı dahi tanımayan bir güç sarhoşluğu...

“Yallah oraya yallah buraya, kime hizmet ettiğin belli değil, bir bitmediniz, iktidarı beğenmiyorsan savuş git, defol” diye ötekini kovan kovana.

‘Sen kimsin, nereden geliyor üstünlüğün, hangi hakla’ diye sorsan...Hemen, ‘iktidarı eleştirmek serbest de eleştireni eleştirmek yasak mı’ diyorlar.

‘Bitmediniz, yok olmadınız, eleştiri değil düşmanlık, muhalefet değil hainlik ediyorsunuz’ suçlamaları, onların ağzından çıkınca düşmanlık ve nefret suçu değil de en masum eleştiriye giriyormuş gibi.

Örgütlü yıpratma, yıldırma ve karalama saldırılarını, hain çeteleriyle mücadele ve karşı eleştiri hakkı diye satıyorlar bir de.

Ana mulahefetin, Esad rejimi lehine beşinci kol faaliyeti yürüttüğü iddiasıyla kapatılmasını savunmaya kadar vardı bu zıvanadan çıkmışlık. 

CHP’liler hakkında ‘vur emri’ çıkarılmasını isteyen ayak takımı delirmişliklerine dahi rastlarsınız.

Milletin yarısının, AK Parti devrinde bir gün ‘iç düşman ve tehdit’ diye mimleneceğini söyleseler kim inanırdı!