• 17.03.2020 00:00

 Başkan Ali Erbaş Hoca, ancak dün camilerde toplu ibadete ara verildiğini ilan edebildi.

Peygamber zamanından örnekler vererek, sahabelerin de uyguladıklarını belirterek bu kararı açıkladı Erbaş.

Oysa geçen haftadan bu yana, karara etki edecek ne değişti?

Salgın daha bir ciddiyet kazandı derseniz...Tehlikenin ciddiyeti ve boyutlarıyla ilgili dün sahip olunan bilgiler, geçen hafta da devlet kurumlarında vardı.

Fıkıhtaki yerinden şüphe ederseniz...İnsan hayatına bir tehlike oluşturması halinde, camilerde cemaatle namazı iptalin dince emredildiği, dünkü netlikte çağlardır biliniyordu.

Yine de...Kalabalık topluluklardan uzak durma konulu hutbe bile cuma topluluğuna okutulda da, cemaat geçen hafta evlerine dağıtılmadı.

Diyanet, koronavirüsten müminleri korumakta neden tutuk davrandı, kimden çekindi peki? 

Soru bu...

Suud, Kabe’yi ibadete kapatmak ve  umre ziyaretlerine kısıtlama getirmek dahil, gerektiğinde müminleri koruyacak en sert tedbiri almaktan kaçınmadı.

İran’la Kuveyt’ten Mısır ve Lübnan’a, dini otoriteler, cuma ve cemaat namazlarını durduran fetvalar verdi.

Dünya Din Alimleri Birliği, toplum sağlığına bir salgın tehdidi varken toplu ibadetin dinen gerekmediği gibi, aslında caiz dahi olmadığını duyurdu.

Ezher uleması da cuma ve cemaatle namazın bu şartlarda dinen yasaklandığı fetvalarına katıldı.

Kimi İslam ülkelerinde ezan minarelerden değiştirilerek okundu, Müslümanlar namazlarını evlerinde kılmaya çağrıldı.

Bir tek bizdeki resmi fetva makamı, bu liderlik cesaretini gösteremedi.

Gerçi Din İşleri Yüksek Kurulu, risk grubundaki müminlerin üzerinden cuma ve cemaat yükümlülüğünün düştüğüne hükmetti. Hasta ve yaşlıların, mevcut koşullar altında dinen mazeretli sayıldığını hatırlattı. 

Ama o kadarını, Hoca lakaplı Cübbeli Ahmet de söyleyebildi zaten.

Yeni Şafak’ta, cuma ve diğer cemaat namazlarını bir süreliğine erteleme kararının geciktirilmeden alınmasını öneren fıkıh alimi Hayrettin Karaman kadar olamadılar. Ki o da bunu ancak son cumadan sonra, pazar günü dile dökebildi. 

Vurgularından anlaşılıyor ki, Hayrettin Hoca da cumalara ara verme kararının geciktiği görüşünde üstelik.

İmam cemaate tabi olur mu?

Okullar tatil edildi, sınırlar kapatıldı, umuma açık dinlenme ve eğlence mekanlarıyla cafe ve kahvelere kilit vuruldu, restoranlar için genelge bekleniyor, maçlar seyircisiz oynandı, AVM’ler esnek mesaiye geçti, evden çalışmak gibi önleyici tedbirler işyerlerine yayıldı, icabında sokağa çıkma yasağı tartışılıyor, kalabalığa karışmama uyarıları yapılıyor, sosyal hayatı ve teması durdurarak eve kapanmaya yönlendiriliyor halk, sokaktan el ayak karantinaya çekiliyor, korkudan en işlek caddeler tenhalaşıyor...

Ve düşünün ki, safları sıkılaştırmak üzere gidilen camilere ise ancak ondan sonra ulaşıyor geçici sınırlamalar. 

Neden bu gecikme, niye en sona kalıyor Diyanet?

Bırakın camilerde toplu namaz kıldırmaya resmen ara vermeyi, kendi iyilikleri için bir süreliğine evlere dağılmalarını dahi cemaate telkin edemediler.

‘Yaşlı ve hasta gibi risk grupları mazeret izni kullanabilir’ şeklinde çekingen bir tekliften ileri gidemedi Diyanet, geriden geldi. 

Daha kötüsü; Cübbeli ile Hayrettin Hoca ön açmasa belki buraya da gelemeyecekti.

Müminleri muhafazada yetersiz kaldığı gibi, genel toplum sağlığını da tehlikeye atan bu tutukluk neden peki?

Tutucu tribünlere fazla duyarlı bizdeki fetva makamı; şabloncu amigolar ne der diye bakıyor, tepkilerden çekiniyor olmalı.

Halbuki Diyanet; o tribünleri aydınlatmak, bilinçlendirmek, onlara uymak değil öncülük etmek için var.

Salgından korunma tedbirleri konusunda minberlerden hutbe okutması iyi ama bu öncelikle Sağlık Bakanlığının görevi.

Diyanet’in vazifesi; evvel emirde dini cehalet, kör fanatizm, hurafe ve batıl inançlarla mücadele etmek, bu hususlarda halkı aydınlatmak, şifa arayanları istismar eden cinci, üfürükçü, din taciri hokkabaz ve şarlatanlara karşı bilinçlendirmek değil mi?

Tribünlere aşırı duyarlılık, popülist sloganlara teslim olmaktır. 

Siyasetçilerin tribün tuzağına düşmesi, memleketleri helaka sürükleyen bütün felaketlerin anasıyken...Din alimleri için ‘camilere Allah’ın izniyle virüs girmez, şu muskayı takan mümine evvel Allah habis mikrop işlemez’  hurafesine inandırılmış koyu bir taassup ve akıl dışı bağnazlığın kontrolüne girmek demek. 

Ayakların baş olmasından, arabaların atların önüne koşulmasından farkı ne?

Hasta ve yaşlıların namaz kıldığı tabureleri de, tribüne kurulmuş kara cahil çığırtkanların baskısına direnemediği için camilerden kaldırtmadı mı bu Diyanet? 

Erbaş Hoca, ‘tabureye oturmak şöyle dursun, zorunlu hallerde yattığı yerden göz ucuyla bile namaz kılmaya din izin veriyor, en küçük cep ilmihallerinde dahi yazar’  demişti. Kabe’de binlercesi vardı. Yine de karşı konamadı. ‘Camileri kiliseye benzetiyorlar’ paranoyası kaşıyanlara, göz göre göre yenildi koca ilahiyat.

Tribünler, alkış ve yuhalamalarla oynatabilmek için, kendisine oynayacak kuklalar ister...

İçine, alkışa bağımlılık ve yuhalanma korkusu giren, kendini beğendirme ve onaylatma dürtüsüyle yönetilmekten kurtulabilir mi?

Ecrini, ödül ve takdirini cemaatten bekleyerek imamlık yapmakla cemaatin nabzına bakarak fetva vermek aynı şey. İkisinde de takipçiler önde, lider arkadadır.