• 5.06.2020 00:00
  • (785)

  AK Parti’nin kuruluşta iki tane üçlemesi vardı.

Biri yolsuzluk, yoksulluk ve yasaklardan oluşan 3Y ile mücadele vaadi.

Diğeri de üç tür milliyetçiliğe karşı olma iddiası: Etnik, dinsel ve bölgesel milliyetçilik.

İktidarın, sadece bölgesel milliyetçiliğe kırmızı çizgisinin ne hale geldiğine bakmak bile yeterli.

Mart ayında bir gece yarısı kararnamesiyle Ulaşırma Bakanı değişti. Cahit Turhan’ın yerine yardımcısı Adil Karaismailoğlu atandı. 

Gidenle gelenin hemşehri çıkması şaşkınlığa yol açmıştı. Bakan da yardımcısı da Trabzon’dan seçilmiş meğer. 

Tesadüf eseri kabinede Trabzon’a 4 bakanlık düşüyordu. Ve başka hiçbir ile nasip olmayan bu sayının eksilmesine izin verilmiyordu.

Herkesin beldesi kendine mübarek elbette.

Ama kabinedeki Karadeniz ve tercihan Trabzon ağırlığı, bölgesel tutuculuğun en dar biçimiyle yansıması değil mi? 

Bırakın bölgeciliği, hemşehricilik ölçeğinde bir mikro milliyetçiliği göstermiyor mu?

AK Parti Sözcü Ömer Çelik, barolarla ilgili hazırlığın amacını şöyle açıkladı:

‘’Aşağıdaki demokratik çoğulculuğun yukarıya çıktıkça daraldığını görüyoruz. Meslek örgütü tabanlarındaki demokratik çeşitliliği yönetimlerine yansıtma modellerini arkadaşlarımız tartışıyor. Muhalefet sivil toplumu ele geçirmekten bahsediyor. Tam tersine aşağıda geniş bir irade söz konusuyken bunun yukarıda tek tipleşmesi, bazı yönetimlerin siyasi kamp gibi davranmaları karşısındaki rahatsızlıklar bu düzenlemeyi gündeme getirmiştir...”

Argümanı, 2010’daki Anayasa değişikliği referandumundan da hatırlarsınız. 

Yeni seçim usulleriyle yargı güya demokratikleştirilecekti. Yüksek yargı aşağıdan yukarıya doğru şekillenecekti. Tepeye çöken dar kafalıların hegemonyasından kurtarılacak ve tabana yayılacaktı. Üst kurullar camianın tüm renklerini temsilen çeşitlendirilecekti.

Ben dahil ‘yetmez ama evet’ çiler, bu umuda tav olmuştu.

Eminim o desteğin, FETÖ’nün kadrolaşmasına kapı açtığını ve  ele geçirdiği mevzilerde paralel yargı kurmasıyla sonuçlandığını da unutmamışsınızdır.

Toparlarsak; kabine ne kadar çeşitlendirildi, yargı ne kadar çok seslileştirildiyse barolar da ancak o kadar çoğulculaştırılacaktır.

Amerikan demokrasisi hâlâ çalışıyorsa

Başkanlık sistemleri bizdeki gibi çift başlılığı yok etmek, tek başlılık getirmek üzerine kurulu değil. 

Aksine, kuvvetler ayrılığına dayanıyor. Çok başlılığı koruyor. Bütün güç tek ağızda toplanmıyor. 

Başkan seçiyorlar, dediği dedik kral değil.

Şansları varmış ki sistemin temelleri sağlam. Trump gibi hak hukuk tanımayan bir zorba bile kolayca bozup dejenere edemiyor. 

ABD’de hala nefes alınabiliyorsa sistem sayesindedir.

Oy uğruna ülkesini ateşe atmaktan çekinmeyen bir provokatör oturuyor başlarında.

İki yıl önce ters düşerek Savunma Bakanlığından ayrılan Mattis dahi, eski patronunu ülkeyi bölmekle suçluyor. 

Kilise, İncil, ordu...Bölücü siyasetine alet etmediği hiçbir birleştirici değer bırakmadı. 

Amerikan ordusunu Amerikan halkının üstüne saldı salacak.

Sokaktaki şiddeti kullanarak halkın can ve mal korkusunu sömürüyor. 

Koronayla mücadele fiyaskosu yüzünden oy kaybediyordu, popülaritesi baş aşağı gidiyordu. 

Ayrımcı polis barbarlığı ve karşı barbarlık eylemleri, can simidi gibi yetişti. 

Otoriterliğine talep ve ihtiyacı arttırmak için arayıp da bulamadığı fırsatı, yakıp yıkanlar verdi.

‘Terör ve anarşiyle ondan başka kimse savaşmıyor, kurtarsa kurtarsa bu beladan Trump faşizanlığı kurtarır, asayiş ve düzeni ancak onun despotluğu sağlayabilir, demokratik hakların arkasına saklanan korkaklara, kararsızlara güvenilmez’ propagandası aşılıyor.

Ülkesini saran yangını seçim podyumuna çevirdi, yararlanmak için üstüne körükle gidiyor. 

‘Köy yanar deli taranır’ hesabı, popülist şovunu sürdürme telaşında.

Neyse ki sistem çok sesliliğe dayalı, tek seslilik dayatmıyor.

Kardinalle papaz, din istismarını elinden alıyor. Valiyle belediye başkanı, zorbalıklarına geçit vermiyor. Sokağı kızıştırmasının karşısına polis şefleri dikiliyor.

Savunma Bakanı Esper’le Genelkurmay Başkanı, askeri yetkilerini kötüye kullanmasına direniyor.

Muhalefeti İncil’le, askerle ezip bastırma gösterisine taş koyan koyana...

Ülkeyi korkuya esir, tek ses otoriterliğine muhtaç ve mahkum etmesine izin vermiyorlar.

İlla alınacaksa, Trump gibi habis yanları yerine Amerikan sisteminin neden bu çok sesliliği örnek alınmaz ki?

Kılıçdaroğlu’ndan İçişleri’ne Bursa sorusu

“Rüşvetten soruşturulmak hep CHP’ye mi düşer usta” yazım üzerine dün aradı.

“Rüşvet, yargılanması ve cezalandırılması gereken bir suç. O da CHP’nin değil yargıyla İçişleri’nin görevi. Yine de Kılıçdaroğlu, Kumluca Belediyesiyle ilgili  ne yaptı, bilmek isterim” demiştim.

Kılıçdaroğlu, süreci takip ettiğini anlattı. Zaten CHP’li belediyelerin yılda en az üç denetim geçirdiğini, denetimin gerekli olduğunu, bunu da desteklediğini söyledi.

Fakat İçişleri Bakanı Soylu’ya da şunu sormamı istedi: 

“Bursa Büyükşehir Belediyesiyle ilgili soruşturma ne oldu? Neden hala açılmadı, ne zaman açılacak?...”

İçeriğini sordum, “Bakan konuyu biliyor, o anlar” dedi, detaya girmedi.

Elçiye zeval olmaz, varsa bir cevapları buradan geri iletmeye hazırım.