• 19.06.2020 00:00

  İçişleri Bakanı Soylu'nun dümdüz giden tepkisi olmasa o haber bu kadar büyümeyecekti. 

Sözcü gazetesinde yazıldığı köşede kalacak, belki birkaç muhalif mecrada alıntılanacak, sınırlı bir çevrede yankılanacak, iktidar kamuoyunun ruhu bile duymayacaktı.

AK Parti Trabzon Milletvekili Bahar Ayvazoğlu’yla eşinin yükseliş hikayesini şimdi duymayan kalmadı.

Saygı Öztürk’ün haberi Türkiye'ye mal oldu, her masada konuşuluyor.

Kimin haklı kim haksız olduğundan, bağımsız, bir de buradan bakın.

İddia mı, yalanlama mı; hangisi doğruyu söylüyor, hangisi yanlış, tabii ki önemli. 

Ama nasıl söylediği, ne söylediğinin önüne geçtiğinde doğruyla yanlış yer değiştirmiyor mu?

Haklı dahi olsa haksız duruma düşüren aşırı, ölçüsüz tepkiler böyledir. Tartışmayı kesmez, aksine köpürtür.

AK Partili Tamer Dağlı'nın Hamza Yerlikaya savunması gibi. Tüy dikse daha iyi değil miydi?

"Hamza’dan rahatsız oluyorsanız, vatan sevginizden şüphe etmeniz lazım" dedi.

Şampiyon güreşçinin Vakıfbank yönetimine atanmasından rahatsız olmayanları bile rahatsız etmeyi başardı.

Rahatsız olanlar, Hamza'dan değil dar kadoruculuktan rahatsızdı. Kayırmacılık, torpil, nepotizm görüntüsünden rahatsızdı. 

Memlekette yetişmiş insan kaynağı kıtlığı mı başgösterdi, kaht-ı rical mi yaşanıyor?

Başka kimse bulunamamış gibi, belli isimlerin birden fazla kıyak maaşa yazılmasındandı rahatsızlık.

Bir makbul, imtiyazlı vatandaş sınıfının ortaya çıkmasından...Kamu görevlerinin siyasi bağlılık ve yararlılıkları ödüllendirmek için dağıtılmasından...

Partizan kadrolaşmadan duyulan bir rahatsızlık vardı.

Arpalığa çevrilmiş kamu kurumlarına tekrar şahsiyet kazandırmak, siyasi sadakat yerine ehliyet ve liyakati geri getirmekle övünen bir iktidar, doğal karşılamalı değil miydi? 

Eleştirenlerin hassasiyetinden memnuniyet duyması, tatminkar açıklamalar yapması, toplumu aydınlatması beklenmez miydi AK Parti'den?

Konuşturtmamaya, üstünü örtmeye çalışmıyorsanız, atamalardaki ehliyet ve liyakati sorgulayanların vatan sevgisini, namusunu sorgular mısınız?

Hak geçmesine, hak yenmesine itirazı vatan, millet ve din düşmanlığına bağlamak vatan, millet, din sevgisiyle bağdaşırmış gibi...

Yıkım ekibini durdurmak için kaçak inşaatının üstüne bayrak asmak, bayrak sevgisiyle mi açıklanır? Bayrağı kaçağına göçeğine alet ve istismar etmekle mi?

Ortak değer ve kutsalları örtü olarak kullanmak, en başta o değer ve kutsallara haksızlık...

Tevessül edene de zararı, faydasından çoktur. Değerleri fütursuzca yıpratanın kendi de yıpranır. Sözünün değeri, aşınmaktan kurtulamaz.

Dik durmak, davayı dikine savunmak bu değil. Boş başaklar da dik durur.

Yanlış savunma, savunulana karşı şüpheyi büyütür. "Bilinmesi, görülmesi istenmeyen bir şey mi var" dedirterek...

Örneklerdeki gibi ters teper. Büyüteç tutar, altını daha kalın çizersiniz. Hiç tavsiye edilmez.

Yasaklıymış o kitaplar, bakın siz!

Mersin’deki FETÖ operasyonunda yakalanıp suç aleti olarak sergilenen kitapları yazmıştım. Kötü, karanlık dönem hatıralarını çağrıştırıyordu.

Haberlerdeki bir ifadeyi bulup gözüme sokanlar çıktı. “51 yasaklı yayın” diye geçiyormuş.

Oradaki fıkıh ve hadis ansiklopedileriyle Elmalılı tefsiri gibi temel dini kaynakları bile yasak yayın yapan ne miymiş? Zaman gazetesince basılmış nüsha olmaları.

Diğer yayınların suçu da örgüt elebaşı tarafından yazılmaları...

Yazan ve basanın kimliğine göre suç olabiliyor demek ki bir kitabı bulundurmak. İçinde ne yazdığına göre değil.

Yasadışı eylem tarifi, talimatı, terör ve şiddet propagandası teşviki, övgüsü içermese bile mi?

Kriter buysa, kanun ne söylediğine değil kimin söylediğine bakıyorsa...Abdullah Öcalan’ın mektubuyla Osman Öcalan söyleşisini yayınlayan devlet ajansı ve televizyonu da suç mu işledi yani? 

Bir kitabın kimce basıldığı, ancak korsan baskıysa onu suç materyali ve yasak yayın yapar. Telif hakları yasasına aykırılıktan...

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın sözüdür: “Fikrine güvenen fikir hürriyetinden, inancına güvenen inanç hürriyetinden korkmaz.” 

Çok mu zor anlamak?