• 15.07.2020 00:00

 O gün Frankfurt’a inmiştik. Karar’ın patronu Mehmet Aydın’la. 

Pasaport kuyruğunda tuhaf bir şey olmuştu. Arkamdaki yolcu kulağıma eğilerek “Türkiye bir daha ne zaman sükunet bulur” diye sormuştu. 

Anlam verememiştik, nereden bilebilirdik ki yaklaşan fırtınayı...

Ama o gizemli yolcu, ayak seslerini duymuş olmalıydı. Misafir hoca olarak bir üniversiteye geçici görevle geldiğini söylemişti.

Ortalık durulana dek saklanmaya gelmiş meğer.  

Başı çekenlerin çoğu gibi hazırlığını yapmış, önden sıvışıyormuş. Melanetin kafa takımından kaçan kaçtı, hesabı da kandırdıkları orta ve alt tabakaya yıkmadılar mı zaten?

Fısıldayarak konuşması, kuşkulu tedirgin hali, her an izleniyormuş gibi tedbiri elden bırakmaması, göz bebeklerine vuran vesvese silüeti...Tipik bir ‘The Cemaat’çi profili, paçalarından akıyordu. 

Tuhaf, paranoyakça davranışları dikkatimizi çekmişti, dün gibi hatırlıyorum. Yine de o akşam olacaklardan şüphelenmek için bir neden yoktu. 

Aklımızdan geçmeyenin başımıza geleceği varmış. 

Mikdat Karaalioğlu karşıladı bizi. Yemeğe gittik. 

Sebebi ziyaretimiz hava değişimiydi. İhtiyacı olan da bendim. Birkaç gün takılıp kafamı dağıtacağız güya. 

Rahat aylaklık etmek için yazılara da ara vermiş, o günden itibaren izne ayrılmıştım. 

Fakat çok geçmedi, maceramız başlamadan bitti. 

İstanbul’dan bir arkadaşım aradı; “Garip şeyler oluyor, köprüye tank çıktı, darbe mi yapılıyor” filan gibi sayıkladı.

Ne saçma şeydi. Ciddiye almadık tabii. 

Sonra bir telefon, bir telefon daha. Gazeteyi aradım, onlar da anlamaya çalışıyordu. 

Mikdat Karaaalioğlu’nun evine döndük hemen, televizyon açıldı. Gerçekten tanklar köprüyü tutmuş, yolu kesmişti.

Hala...Asayiş operasyonu, büyük bir terör saldırısı ihbarı üzerine alınmış önlem olmalı diye düşünüyoruz. 

Sonra sırrı anlaşılıyor. İnanılır gibi değil ama akla ziyan bir darbe girişimiyle karşı karşıyayız.

İlk uçuşta yer var mıdır, ne zaman nasıl döneriz? Tartışıyoruz. Ne yapacağımızı bilememenin çaresizliğinden. Öylece oturamayız da...

Derken Frankfurt Başkonsolosluğumuz önünde kalabalığın toplandığı haberi geliyor. Oraya koşuyoruz, ünlü Kennedy Caddesi’ne.

Alman polisi, caddeyi araç trafiğine kapatmış. Belki bin kişi var. Kendiliğinden toplanmış darbe karşıtı bir gösteri. Bayraklar, sloganlar...

15 Temmuz ihanetine asıl direniş Türkiye’de yaşanıyor. Millet, darbeye geçit vermemek için ayakta. Demokrasi nöbetine uzakta yakalanmışız. Gurbetçilere katılıp dayanışma göstermekten başka ne gelir elden!

Kara haberler düşüyor bir biri ardınca. Gazi Meclis’i de bombalamışlar, halkın üstüne ateş de açmışlar. Şehitler var, yaralılar...

Acı, acı üstüne...Erol Olçok’la daha 16’sındaki evladı Abdullah’ın şahadet haberi ulaşıyor. Artık yığılıyorum kaldırımın kenarına. 

Köprüdeki direnişte vurulmuşlar. İnşallah doğru değildir!  Yalanlatmaya uğraşıyoruz bir umutla ama nafile.

Ne ummuştuk, ne bulduk. Havamız, geri döndürülemez biçimde değişti o gece. Sadece bizim mi, bütün memleketin!

15 Temmuz’dan bugüne demokrasi

Ülkenin kimyası öyle bir bozuldu ki o gün bugün düzelmedi. Hala normalleşebilmiş değiliz.

OHAL rejimi, kısmen bir daha çıkmamak üzere hayatımıza girdi.

FETÖ’yle mücadele adına kurunun yanında yaş da yandı. Suçlunun yanında masumlar da ezildi.

Haksız yere hayatı kararan, hakkını arayamayan, tüm kapılar yüzüne kapatılan mağdurları savunmak dahi zorlaştı.

Bu arada, yeni FETÖ’lerin çıkmaması için yapılacaklar hala yapılacak. Batıl inanç ve hurafelerle, din hokkabazlarıyla, dini duyguların tacirliğiyle mücadeleden söz ediyorum. 

Cehalet ve din istismarıyla savaş kazanılmadan FETÖ yenilmiş sayılamazdı hani? 

Şehitlerimizi rahmetle anıyorum, hakları ödenmez. Kuru laftan, hamasi nutuklardan fazlasını borçlu değil miyiz onlara?

Demokrasiye canları pahasına sahip çıktılar. Bıraktıkları yerden daha mı ileride bugün, daha mı geri gitti? Emanetlerine böyle mi hıyanet etmeyecektik?

Demokrasi nöbetini bırakmamak, 15 Temmuz direnişinin kahramanlarına boynumuzun borcu değil mi?