• 1.08.2020 00:00
  • (748)

  İsrailli antropolog Raphael Patai, 'Arap Aklı' adlı kitabında bir anekdot aktarır. Kültürel psikolojiler arasındaki farkı araştırmaktadır. İngiliz bir kızla okul arkadaşı Arap genci arasında tuhaf bir dil anlaşmazlığı yakalar. 

Kız, çıkma teklifini reddettiği halde, muhatabının 'hayır' cevabını ısrarla kabul etmemesinden yakınıyordur. 

Erkeğinse; kız sadece 'hayır' dediği, 'asla' demediği için bunu gayrete teşvik gibi algıladığı ortaya çıkar. 

Çünkü erkeğin dilinde, kızın gerçekten istemediğini belirtmek için üstüne basa basa 'asla' demesi gerekmektedir. 

Vurgusuz, yalın bir 'hayır'; karşı tarafın kapıyı kapatmadığı ama nazlandığı, ısrar ederse kapıyı aralayabileceği şeklinde anlaşılmaya müsaittir. 

Bizde, karşılık görmediği halde devam eden yapışkan aşıklarla çoğu siyasetçinin mantalitesinden bilirsiniz. Genelde, laftan anlamayan o Arap gencin dilinden konuşurlar. Kafaları farklı çalışır, hazımsız ve geri çevrilmeye kapalıdırlar. 

Sindiremeyeceği, gururuna yediremeyeceği için kaybettiğini kabullenmez böyleleri. 

Ercan Kesal'ın "Nasipse Adayız" filmi, işte bu tip bir siyaset çaylağını işliyor. Yenildiğini, reddedildiğini anlamayan bir belediye başkanı aday adayının trajikomik acemilikleri... 

İKSV'nin bu seneki İstanbul Film Festivali'nde yarıştı; birkaç gün önce de en iyi yönetmen ve kurgu ödüllerini kazandı. 

2004'te, Beyoğlu Belediye Başkanlığına aday adaylığı sırasında kendi başından geçenlerin temsili romanını yazmıştı. Kesal, o macerasının filmini de çekti ve 16 yıl sonra emeline ulaştı.

Bu durumda, o yenilginin üstüne bir zafer inşa etmeyi başardığını söyleyebilir miyiz? 

Sezai Karakoç "Yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer vardır" derken bunu kastediyor olabilir mi?

ercan kesal

***

Kesal'ın yönetmen olarak ilk filmiydi. Yazıp oynuyordu, bu kez Woody Allen gibi yönetmen koltuğuna da kendisi oturdu. 

Ama tek benzerliği, hem yazıp oynaması hem de yönetmesi değil.

Festival kapsamında, Emirgan Sabancı Müzesi'ndeki açık hava gösterimini keyifle izleyenler arasındaydım. 

İnce ironisi de Woody Allen kara mizahını andırıyordu. Absürtlükleri sulandırmadan, olduğu gibi teşhir eden sakin hicvinden benzer bir tat aldım. 

Esprilerini göze sokmuyor. Yerdiği halleri abartıp karikatürleştirmiyor. En çok da kurgusal karakteri üzerinden kendisini iğnelemelerini beğendim. 

Gösterimin ardından soruları yanıtlarken, bu vesileyle kendi kör noktasını da gördüğünü söylemişti. 

Kör noktası, aday adayıyken, her seferinde gözünün içine bakan yenilgiyi bir türlü tanıyamamasıydı. Bu yüzden de içine düştüğü gülünçlüğü fark edememesi... 

***

Seçim ve adaylık süreçlerinde dönen dolapları, ayrıntılarda sırıtan hemen bütün tiyatroları, aday adayının son gecesinde geçit resmine çıkarıyor film. Sirk alayı gibi. 

Karşılık verilmese bile gönül mağlubiyetini kabule asla yanaşmayan tek taraflı aşıklara da uyarlanabilecek bir sitcom. Alnında, 'daima muzaffer ve namağlup şampiyon' yazdığına inanma durumlarının umumi komedisi gibi yani. 

Financial Times, arife günü Türkiye'ye akıl vermeye kalktı. Mağlubiyeti ve daha değersiz bir Türk Lirasını kabullenmek, iktidar için can sıkıcı olabilirmiş. Ama ekonominin yerçekimi kanunlarına meydan okuma yanılgısından daha iyi bir seçenekmiş filan... 

Ayrı dil dünyalarından olduğumuzu hiç kavrayamayacak bunlar. Aramızda zihinsel uyuşmazlık var. 

Yenile yenile yenmeyi öğrenirsiniz mesela bizim kültürde. 

Ama tekrar yenilmemek için yenilgiyi önce kabul etmek, ders çıkarmak mı gerekiyordu, hay Allah, neydi yahu, söyleyiverin şunun adını!