"Son Cadı Avcısı" ve benzeri filmlerdeki gibi, eski Batı'da salgınlardan daima cadılar sorumludur. Salgınlar ve diğer kötülüklerden... 

1400'lerde salgın hastalık ve kıtlıklar baş gösterip halk arasında huzursuzluklar, ayaklanmalar arttığında, kutsal kitabın o emri hatırlandı:  

"Cadıların yaşamasına müsamaha göstermeyeceksin!" 

Ve bu 'sıfır tolerans' inancı gereğince işkencelerden geçirilip yakılarak cezalandırıldılar. 

Ama av zevki için avlanmadı cadılar. Halkı vebadan kurtarmak, üstlerindeki laneti kaldırmak, başlarındaki musibetleri kovmak için yaptılar bunu.  

Çünkü hepsinden kara kraliçeler sorumluydu. Vebayı da onlar getirmişti; bel büken vergiler, bitmeyen savaşlar, kıtlık ve kuraklık da kara büyülerinin eseriydi.  

Bunlardan din ve devlet adamları, adaletsiz ve kötü yönetimler sorumlu değildi. Hepsi zalim cadıların suçuydu ve onlardan bilinmeliydi.  

Cadıların yakılması hem halkı ruhen rahatlatıyor, imanını güçlendirerek acılara katlanma takati ve mücadele azmi kazandırıyor, öfkeyi dindiriyor, hesap sorma ve ödeşme duygusu verip oyalıyordu. Hem de güya madden büyüyü bozacağı, musallat edilen belaları def edeceği yani işlerin düzeleceği umudu aşılıyordu. 

Zaten şeytan, felek ve kader gibi günah keçileri olmasa krallar, kardinaller, bilhassa halkı ezerek semiren despotlar ne yapardı? Cin çıkarma, şeytan kovma uzmanı demonologlar neyle geçinirdi?  

Fakat bir noktadan sonra halka taşlaması için somut, elle tutulur bir şeytan sunmanız gerekir. Felekle filan avutulamayacak, sömürülemeyecek hale geldiğinde halka, cadılar yakalanıp teslim edildi işte. 

Tüm suçu üstüne yıkacağı günah keçilerinden mahrum olan idarelere sorun, cadıların yokluğunu çekmek nedir, en iyi onlar bilir. 

Kızılacaksa cadılara kızılmalı. Tanrının yeryüzündeki gölgesi kiliseye, kardinallere, krallara ve derebeylerine ne söylenebilir! 

Shakespeare'in Macbeth'indeki, Kral Lear'ındaki "Üst tarafı kadın ve tanrılara ait ama alt tarafı hayvan ve şeytani" cadılar, Cadılar Bayramı'ndan çıkmadı. Kralların ve kardinallerin sihirli şapkasından çıktı. Balkabağından oyulmuş fenerlerle karanlıkta  kovalanmadılar, kostümsüz düzenlendi av partileri. Bunun için yaz bitimlerinde,  Azizler Günü Arifesi 31 Ekim'ler de beklenmedi. Yaz kış, gece gündüz demeden... 

Yüksek malumlarınız olduğu üzere, padişahların av köpekleri, her bakıcıya emanet edilmezdi. Saray bahçesine bağlanan av köpeklerine zağar denirdi, maharetli bakıcılarına ise zağarcı... 

Kralların ve kardinallerin de cadı avlarında iz süren zağarları, onları yetiştiren ve zinde tutan özel zağarcıları olmaz mı!  

Devir değişti ama cadı avları değişmedi. İşlevleri aynı, biçimleri başkalaştı sadece. 

Çağımızda artık sorunları söyleyenler, sorundan sorumlu gösterilerek linç kalabalıklarının önüne ve hapislere atılıyor. Söyleyen olmasa sorunlar da ortadan kalkacak, yok hükmünde olacakmış gibi... 

Fakat yazdığı, çizdiği, konuştuğu, eleştirdiği için yanmıyor kimse. "Sorun var" diyerek fitne çıkardığı için... 

Batı'nın krallarını, kardinallerini, derebeylerini cadı avlarıyla baş başa bırakalım, ne halleri varsa görsünler. 

Bizim geçmişimizde ve değerlerimizde bayramı, avı şöyle dursun cadının kendisi bile yoktur. Hatta sevgiyle anarız, dilimizde sevimli kız çocukları için 'tatlı cadı' tabirinin bulunması boşa mı? 

Cadımız yok ama fitnecimiz boldur. Bizde kötü giden işlerden felek, şeytan ve kader üçlüsünün izaha yetmediği durumlarda, fitneciler sorumludur. 

Fitneciler, daima dış güçlerin maşası olarak çalışır, içimizi karıştırmakta kullanılırlar. Bunu da sorunları konuşarak, örtbas yerine açık ederek yaparlar.  

Cumhurbaşkanı Erdoğan, kongre konuşmasında bu gerçeği bir kez daha ortaya koydu. 

Geri kalmışlıklarımız ve yönetim sorunlarımız için kimi suçlamamız gerektiğini ve nasıl yeneceğimizi bir güzel şöyle açıkladı: 

"Ülkemizi ve milletimizi, sürekli kendi iç sıkıntılarıyla meşgul ederek son iki asırdır köklü değişimlerin dışında tutanlar, yine aynı oyunun peşindeler ama bu defa başaramayacaklar. Gençler, çünkü bu defa farklı bir Türkiye var..." 

Asırlardır suç hep başkalarında, hiç bizde olmadı. Ama o cadıları, pardon fitneci kuklaları ve arkalarındaki kuklacıları nasıl alt edeceğimizi artık bilen bir yönetime ve şuura sahibiz. 

Zağarcılarımız da pek yamandır. Zaten bizde cadı olmadığı gibi, cadı avı köpekleri de olmaz. Krallar, kardinaller ve derebeylerinin kapısında bulunur onlar, kendi geçmişlerine baksınlar. 

Biz İbo'dan "Domdom kurşunu" dinlemeye devam edelim: 

"Bir avcı vurdu beni, bin avcı yedi beni, hançer yarası değil, domdom kurşunu değdi..." 

Her ne kadar domdom, adını Hindistan'ın Dumdum şehrinden alıyorsa da türküsü yerli malı ve kıpır kıpırdır, gönül rahatlığıyla tempo tutup oynayabilirsiniz, haydi eller havaya! 

  • Abone ol