• 24.04.2021 07:38
  • (131)

Cumhurbaşkanı Erdoğan, muhalefet için “Gavurun kılıcını sallıyorlar” demişti. 

Dinler tarihi, iki tarafın da aynı dinin kılıcını salladığı savaşlarla dolu.  

Dört büyük halifenin üçü cami yolunda, namazda, Kur’an başında Müslümanlarca şehit edildi.  

Dinden çıkmakla suçlandılar ve dindaşları tarafından katledildiler. 

Üstüne cihat seferi düzenleyebilmeniz için, din kardeşinizin illa gavur olması gerekmiyor. Gavur ilan etmeniz yeterli. 

Bazen iki taraf da aynı silahı çeker. Dünyevi çıkar çatışmalarına din çatışması süsü verilir. Taraftarlar buna inandırılır. Ve birbirlerine karşı, iman ettikleri Allah’ın kılıcını sallamaya başlarlar. 

İki tarafın da şakırdattığı, aynı inancın ateşinde dövülmüş kutsal kılıçlardır. 

Bu paradoksu, Victor Hugo’nun Sefiller romanında da görürsünüz.  

Ekmek hırsızı baş kahraman Jean Valjean ile onu kovalayan yaman ve yılmaz polis müfettişi Javert, aynı mukaddes kılıcın iki keskin ucunu temsil eder.  

İkisi de inanmış, baş koymuş Hristiyanlardır.  

Fakat kaybedip sonra tekrar bulduğu imanı, Jean Valjean’ı dünyadan geçmekte, affedicilik ve merhamette azizleştirir.  

Javert’i ise imanı gaddarlaştırmıştır, suçlular ve günahkarlarla mücadeleye adanmış kalbinde acımaya yer koymamıştır. Onlara bu hayatta cehennemi yaşatmaya, ilahi adaleti tattırmaya, dünyayı dar ve zindan etmeye yeminlidir.   

Fakat Jean Valjean’ın imanıyla yakından tanışması, Javert’in kafasını bulandırır, onu açmaza ve sonunda intihara sürükler. 

İnançlarına bağlılıkları, ikisini de adalet savaşçısı birer serdengeçtiye çevirmiştir. Biri ezilenler için kılıç sallar. Diğeri,  başkaldıran sefillere karşı, onları ezen düzen adına. 

Aynı imanın gücü, birini sefillerin koruyucu azizi, diğerini sefillerin amansız zebanisine dönüştürüyorsa nedir hikmeti? 

Şu mübarek Ramazan’da, iftar ve sahur şovlarıyla milletimizin imanını güçlendiren ekran vaizleri, bunun sırrını da anlatsalar keşke. 

Ramazan, bereket ayıdır. Ekran hocalarına da bereketli olsun. 

Topladıkları dünyalıkta gözüm yok. Senede bir ay hazır bereket yağarken yüklerini tutsunlar.  

Fakat bunu, millete dünyadan geçmeyi överek, fakirliğe özendirerek, yokluğa sabrı tavsiye ederek yapabilmeleri hep şaşırtmıştır beni. 

Aynı iman, birisini sürünme pahasına dünyadan geçirtiyor. Bir başkasını ise dünyadan geçmenin faziletlerini anlatarak gül gibi geçindiriyor. 

Aynı inançtan birinin payına, hiç olmak düşüyor. Diğerininkine ise “hiç oldum” ilahileri okuyarak parsayı toplamak. 

Ramazan ekranlarının en popüler yıldızı, Prof. Nihat Hatipoğlu mesela. Bu çarpıklığı ve tezadı üstünde canlandıran bir roman kahramanına benzemiyor mu? 

Her gün gazetede yazıyor, İstanbul stüdyosunda her akşam iftar, her gece sahur şovu sunuyor. Bu arada Ankara'daki YÖK üyeliğine tekrar atanıyor, Gaziantep İslam Bilim ve Teknoloji Üniversitesinde rektörlüğe devam ediyor. Yetmiyor, vekaleten fakülte dekanlıkları üstleniyor... 

Fakat makamda mevkide, parada pulda, dünya malında gözü olmamayı ondan ağlamaklı anlatan yok. Adeta yaşıyor, acıklı bir sesle dramatize ederek hissettiriyor. “Biraz da biz fakir olalım, nasip et ya Rab” dedirtiyor. 

Gözü her şeyi kendine almakta olanlar, bir lokma bir hırka “hiç oldum” dervişliğini de başkasına bırakmıyor. 

Fakirlik edebiyatı yapma sırası, bir türlü zenginlerden fakirlere gelmiyor.  

Öbür tarafta ebedi bir tokluk, sonsuz bir cennet hayatı müjdeleyerek burada açlığa katlanmayı ögütleyenlerin yediği önünde, yemediği ardında. 

Ulu hocalar, Ramazan bitmeden bu hususta da ümmeti aydınlatıverseler. 

Biraz da Hatipoğlu’nun menkıbelerine ağlayan fakir fukara hiç olsa, caiz midir? 

Üniversitesinin şehrine ne zaman uğruyor, hangi ara rektörlük yapıyor, bari dekanlıkları başkasına veremez mi, YÖK üyeliği yapacak başka kimse mi kalmadı ki onun yükü de Hoca’mızın omuzlarında, sahuru yapsın da iftar yayınını bir başkası üstlenemez mi, gazete yazılarını nasıl yetiştiriyor, hepsinin hakkını nasıl veriyor, veremiyorsa hak geçmez mi?  

Sıkı bir fedakarlık menkıbesi çıkar. Hatipoğlu, bir akşam da bu doyumsuz fedakarlığına ağlatsa ya izleyicilerini! 

Ateşten gömleği giymek niye hep ona düşüyor, kaderin adaleti bu işin neresinde? İbret için, kıssadan hisse için kendi hikayesini anlatsa reytingleri de coşturmaz mı? 

Niye biraz da başkası hiç olamıyor! 

Yer kalsa Hugo’nun Sefiller’den önce yazdığı “Asırların Efsanesi” şiiriyle bitirmek isterdim. 

İnternette var, meraklısına Cemil Meriç’in enfes çevirisiyle ısmarlıyorum.