• 15.05.2021 06:27
  • (103)

Bayram klasikleri değişmedi...

Can Dündar yine yakınıyordu; “Can Yücel’in Bayram Şiiri” diye kendi yazısı hala karşısına çıkmaya devam ediyor.

Eski bayramlardan bu bayrama devreden adetlerden biri, yanlışlıkla Can Yücel’den bilinen şiir paylaşmak.

Günün ruhuna da şairin tarzına da şu “Bayramlık” daha uygun oysa:

“Koyunlar, keçiler ve koçlar için/ Ne kadar bayramsa Kurban Bayramı/Bu barış var ya, bu barış/ Cephedekiler için o kadar barış”.

Bayram günlerinin sadık bekçisidir şairler. Çocukluk bayramlarımızın tadını, huzurunu, tesellisini onların dizelerinde ararız.

Yahya Kemal’in “Süleymaniye’de Bayram Sabahı” benim için öyledir. Bir de bayram şiiri olmadığı halde Bursa yıllarımın kokusunu barındırdığı için Tanpınar’ın “Bursa’da Zaman”ı...

Eski bayramların sevinci kadar hüznünü de taşır şiirler. Kimsesiz, buruk ve boynu bükük girenlerin bayram hüznünü...

Ece Ayhan’ın “Meçhul Öğrenci Anıtı”nda, her bayram depreşir o hüzün:

“Buraya bakın, burada, bu kara mermerin altında/Bir teneffüs daha yaşasaydı/ Tabiattan tahtaya kalkacak bir çocuk gömülüdür” ve “Devlet dersinde öldürülmüştür.”

Bastırılmayan ölümler, bayramlarda bütün kahrıyla ortaya çıkar:

“Aldırma 128!...Bütün sınıf sana çocuk bayramlarında zarfsız kuşlar gönderecek.”

Bayramı yaşayamayanları, bayram şekeri tutamadığımız çocukları anmadan geçmeyiz. Ama hepsi devlet dersinde öldürülmemiştir.

Kimi, demokratikleşme zayiatıdır, yaşıyordur da biz kutlarken aramızda olamıyordur.

Hukuk dışı özgürlük kayıplarına, bir bayram yazımda ‘demokratikleşme zayiatı’ demiştim. Askeriyedeki savaş dışı ‘eğitim zayiatı’, savaşta ‘yan kayıplar’ gibi...

O da eski bayramlardan bugüne hala devreden şeylerden. Gelip yine boğazda düğümleniyor.

30 Ağustos 2011’de, şimdi FETÖ kumpası denilen davalarda haksızca tutuklu yargılandıklarını düşündüklerim için kullandığım bir tabirdi. Kurunun yanında yakılan yaşları anlatmak için.

“Yaşamadığım bir bayram” başlığıyla şunu söylemiştim:

“Tek bir masum bile haksız yere içeride yatıyorsa, bir toplumda kısmen adalet varsa orada bayram tam olabilir mi?

‘İşlemediğim bir cinayetle suçlanıyorum, yetişin’ feryatları yankılanıyor kulaklarımda. Kalın, yüksek duvarların ardından yükseliyor çığlıklar.

Sonunda, dışarıdaki hayattan alıkonanların bazılarına ‘Pardon, yanlışlık oldu, boşa yattınız’ denilecek belki. Mapushanede, adalete zoraki misafir edilmiş sayılacaklar.

Cezaevleri, yargılaması süren uzun tutuklularla dolup taşıyor. Sayıları hayli kabarık. Dört duvar arasında giriyorlar bu bayrama da.

‘Bir Şizofren Kızın Güncesi’nde, Renee’nin gerçeklikten kopuşunu tasvir edişi geliyor aklıma. Dramatik bir şekilde yitiriyor gerçeklik duygusunu. Karşısındaki okulun taş binası, birden gözünde Almanca şarkı okuyan çocukların zindanına dönüşüyor. Halbuki müzik dersindeler. Mahpus sandığı çocukların tutkulu şarkıları, haksızlığa uğramışların acı feryadı gibi çınlıyor, hıçkırıklara boğuyor genç kızı.

Yüksek duvarların arasından göğe böyle kaç sessiz cinnet çığlığı yükseliyor bu bayram?

Adalet eksik tecelli ediyorsa zulüm var demek. Bir yerde bir garibin, bir masumun hakkı çiğneniyor.

Tek bir masum bile haksız yere içeride yatıyorsa, bir toplumda kısmen adalet varsa orada bayram tam olabilir mi?

Rakamların önemi yok, bir kişi bile olsa, ‘demokratikleşmenin yan zayiatı’ denilerek, ‘kamu yararı’ denilerek vicdanlarda haklılaştırılamaz...”

Bayramdan bayrama devredenler değişmeyince dilekler de değişmiyor.

O gün yazıyı bitirirken ne dilediysem, 10 yıl sonra bugün de geçerli:

“Aylarca, yıllarca içeride nahak tutulan bütün masumların bayramı kutlu olsun. Hak yerini bulacaktır bir gün...”

Mağdur değişti, haksızlık değişmedi.

Üstüne gider, Sabahattin Ali'nin bestelenmiş şiirlerinden "Hapishane Şarkısı"nı Ahmet Kaya'dan dinleyin: "Geçmiyor Günler".