• 6.10.2011 00:00
  • (4058)

 Günümüzün yaygın aydın düşmanlığı çok gerilere gitmez. 80’lerden sonra gelişti. Bunu kavramak, aydınların nelerden soğuyup bağımsız bir eleştirelliğe çekildiğini anlamaya bağlı. Herhalde biraz uzun örnekler vermeye başlamıştım ki...

Güncellik bastırıverdi dört bir yandan. Aysel Tuğluk, sonra Murat Karayılan. Çok raydan çıkmamayı; üç ayrı noktadan, asıl sorunsalıma bağlamayı deneyeceğim.

Önce bir gözlem : Altan Tan (24/9), Aysel Tuğluk (26/9) ve gene Altan Tan’ın (28/9)HerTaraf ’a katkılarının en önemli yanı, neler içerdikleri değil. Nerede yayınlandıkları; hangi gerekçeyle olursa olsun, doğrudan doğruya bu gazeteye yazılmış olmaları. Karşımızda şöyle bir tablo var : Bir yandan, Abdullah Öcalan Ahmet Altan ve Yasemin Çongar’a selâm gönderiyor. Diğer yandan, KarayılanTaraf ’ı “elini Kürt halkının yakasından çekmeye” çağırıyor (1/10). Tabii, üçüncül veya dördüncül başkaaparatçik ’ler de var, internette büyük tehlike, korkunç düşman havasında Taraf ’a demediğini bırakmayan. Ama arada, radikal Kürt milliyetçiliğinin iki önemli ismi, tartışmayıTaraf sayfalarına taşımaktan;Taraf yazarlarını görece makbul olanlar ve olmayanlar diye ayıklarken bile (Aysel Tuğluk) asıl makbul saymadıklarına cevap vermeye çalışmaktan geri durmuyor.

Sizce neden ? Basit bir köşe yazarı olarak ben, idarî bir tevazuyla bağlı değilim :Taraf hiç kabul etmek istemedikleri derecede etkili ve prestijli de ondan. Yerine göre devlete ve hükümete de karşı, PKK’ya da. Bütün Kürt haklarını da savunuyor, barışçı bir mücadele çizgisini de. Ahmet Altan “Murat Karayılan’a” cevap da veriyor (1/10), “Zana’nın gözleri”ni de görüyor (2/10). Geçmişte biri “Taraf irtifa kaybediyor” demişti. Başka biri, (bağımsız sol demokratları kastederek) “abiler, sizi kimse dinlemiyor” demişti. İkisi de yanlış çıktı. Hayır, irtifa kaybeden ve şimdi keşmekeş içinde olan, Kürt siyaseti. Hayır, görüyorsunuz ki apaçık dinliyor ve çok kulak veriyorlar.Taraf askerî vesayete karşı mücadelenin başını çekerken de, önceleri görmezden gelinmek isteniyordu. Sonuç malûm. Şimdi de Kürt sorununda görmezden gelmek isteyenler var. Bu da çöktü, çöküyor. ÇünküTaraf orada da çok merkezî, en merkezî konumda. Başarısı, bağımsız eleştirelliğin ahlâkî üstünlüğünü yansıtıyor.

İkinci nokta. Hep söylüyorum : tarih bize hiçbir şeyi emretmez. tarihî “miras” ile bugün arasındaki ilişki, bugünden kurulur. Şimdiki zamanda yaşayan insanlar, dünya görüşleri ve politik tercihlerine göre, geçmişin getirip önlerine yığdığı olay, fikir ve eser yığını içinden kendi uygun gördüklerini seçip alırlar. Tersten söylersek, bu birikimden hangi alıntıları öne çıkardığımız; kim(ler)in ne tür “otorite”sine başvurduğumuz, bizim ne olduğumuz, nerede durduğumuzu yansıtır.

Gelelim Aysel Tuğluk’a. Yasemin Çongar’a “açık mektup”unun (26/9) bir yerinde “Kürtler bu dayatmayı kabul etmezler. Ölürler de yine kabul etmezler” demiş : “Çünkü bilirler ki ‘kötü bir barış savaştan daha berbattır.’” En alttaki referans : Gaius Cornelius Tacitus. Daha iyi bir çevirisi “Kötü bir barış, savaştanbile kötüdür” olurdu. Üstelik Aysel Tuğluk’un mesajını da sivriltir, konumunu daha güçlü kılardı. Ama burası teferrüat. Önemli olan, Aysel Tuğluk’un İlkçağdanbir otorite seçmesi;bu tumturaklı özdeyişi “bilirler ki” diye mutlak bir gerçeklik gibi sunması.

İşe bakın ki, bir anlamda etkili de olmuş. Çünkü Melih Altınok ertesi günkü cevabında, Tuğluk’la birlikte Tacitus’u da silip atıvermiş. Altınok’a şaka yollu sitem edeyim biraz : Tacitus’un Tuğluk’a güç kattığını kabul etmese, İS 98’de yazdığıGermania ’daki gözlemleri, çağdaş Karanlık Çağ tarihçiliğine ve bu arada, Engels’inAilenin, Devletin ve Özel Mülkiyetin Kökeni ’ndeki “ilkel komünal toplum” irdelemeleri ile “Germenler arasında devletin doğuşu” bölümüne de temel teşkil etmiş, antropolojik nazarı bu kadar nafiz bir tarihçiye, “kariyerindeki en önemli olay, Romalı bir komutanın kızıyla evlenmesi”ydi diye kara çalar mıydı ? Hiç sanmıyorum. Doğru da değil ve kimseyi ikna da etmez; ama ne oluyor, hasbelkader bu gazetede yazan bir tarihçi olarak benim kanıma dokunuyor; ben işi gücü bırakıp alan savunmasına geçmek zorunda kalıyorum.

Lâtife bir yana; Tuğluk’a çok daha etkili bir yanıt, otoriteyse otorite, Romalıysa Romalı deyip Tacitus’un karşısına Cicero’yu dikmek (ve oradan da belki, hiçbir şeyi klasiklerden alıntılarla ispatlamanın mümkün olmadığına geçmek) olabilirdi. Tacitus’tan (İS 55-120) hayli önceydi Cicero (İÖ 106-43). Ve “En kötü barış, en haklı savaştan yeğdir” demişti. Zaten Tacitus da yüz küsur yıl sonra, biraz Cicero’ya lâf yetiştiriyordu.

Her halükârda, yanlış örnek, yanlış kılavuz. Düşünce tarihinde Tacitus,Germania ’sı ve diğer eserleriyle ünlüdür, yoksa savaşı “kötü bir barış”a tercih etmek gibi, her yüzeysel politikacının telâffuz edebileceği türden bir banalite sayesinde değil. Cicero bu açıdan çok daha derin izler bıraktı; Yeniçağın Erasmus, John Colet, Stephen Gardiner gibi birçok hümanistince alıntılandı ve ilk modern savaş karşıtlığına ilham verdi. “Kötü barış” yanlılığı deyince, Lenin’i de unutmayalım. Öyle biri vardı; belki Aysel Tuğluk da hatırlar. Tarihin en kötü barışlarından biri olan Brest-Litovsk’u (meselâ Troçki’ye de karşı) nasıl savunduğuna bir bakmasını öneririm.