• 15.10.2011 00:00

 Değişim sürecini ana hatlarıyla ele aldığım geçen yazımda, Türkiye’nin demokrasi yolunda kat ettiği genelde olumlu ama yetersiz mesafeyi ancak askerî darbe ürünü 82 Anayasası’nı tüm kırmızıçizgileriyle yürürlükten kaldıracak evrensel demokrasi ilkelerine dayalı yepyeni bir anayasayla aşabileceğinin altını çizmiştim. Ayrıca anayasa sürecinin şiddet eylemlerine karşın sürdürülmesinin; terörle mücadelede ise Meclis Başkanı’nın zikrettiği demokratik Avrupa ülkelerinin örnek alınmasının önemini vurgulamıştım.

Yeni anayasa süreci Türkiye’nin demokrasi sorunlarının başında gelen Kürt sorununun çözümü açısından da önem taşıyor. Hatta çözümün anahtarlarından birini oluşturduğu genel kabul görüyor. Bundan yeni anayasanın, sorunu Barış ve Demokrasi Partisi (BDP) ve diğer Kürt siyasi partilerinin tüm taleplerini karşılayacak şekilde çözümleyeceği anlamı çıkmıyor elbette. Bir anayasanın demokratik niteliği, özünde bireysel hak ve özgürlükleri evrensel standartlarda benimsemesine bağlıdır. Bu haklarbir derneğe veya sendikaya üye olma veya grev ya da Kürtler için önem taşıyan anadilde eğitim gibi ilk bakışta kolektif görünen, ancak topluca kullanılan yeni kuşak bireysel hakları da kapsar doğal olarak.


Buna karşılık, devletin yapısı ve örgütlenme biçimiyle ilgili olarak, gerek BDP’nin İspanyol Anayasası’ndan esinlenen demokratik özerklik, gerek Hak ve Özgürlükler Partisi (Hak-Par) ile Katılımcı Demokrasi Partisi’nin (KADEP) federal taleplerini ancak çoğunlukla uzlaşma yoluyla kabul ettirebilme şansları bulunuyor. Başbakan Erdoğan’ın dile getirdiği “siyasetle müzakereyi” devletle imzalanacak bir anlaşma veya herhangi bir hukuki belge değil partiler arası bir uzlaşma olarak anlamak gerekiyor. Kaldı ki yerinden yönetim, Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı standardından federalizme kadar uzanan bir yelpazeyi kapsıyor ve ileri düzeyde adem-i merkeziyetçi bir yapının salt bu nedenle çok daha demokratik olduğunu söylemek de mümkün değil. O bakımdan bu konudaki uzlaşmanın en geniş toplumsal mutabakatın oluştuğu noktada bulunduğunu kabul etmek gerekiyor.

Sonuçta, ifade ve örgütlenme özgürlüğünü güvence altına alan demokratik bir anayasanın Kürt siyasetçilere, şiddetle bağları bulunmaması kaydıyla, en azından uygun gördükleri politikaları üretme ve ileriye dönük olarak gerçekleştirme imkânı vereceği açık. Mademki yeni anayasa ile amaç siyasete evrensel ilkelere uygun bir özgürlük alanı açmak, o zaman akla şu soru geliyor: bu alan neden daha anayasa sürecinin başındayken şimdi açılmasın?

Kabul etmek gerekir ki Terörle Mücadele, Siyasi Partiler, Türk Ceza Yasası gibi çeşitli yasalarımızda ifade özgürlüğünü kısıtlayan hükümler var. Bu hükümlerin uygulanması, yeni anayasa sürecinde gereksinim duyulan özgür tartışma ortamını olumsuz yönde etkiler. O bakımdan BDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş’ın “anayasaya giderken yol temizliği” dediği, çeşitli yasalardaki ifade özgürlüğü kısıtlamalarını kaldıracak bir demokratikleşme paketinin çıkarılması mantıklı görünüyor.

Çözümün ikinci anahtarına gelince, bunun kesin silah bırakmayı özendirecek bir yasal düzenleme olduğu ortada. Aslında Başbakan Erdoğan’ın “terörle mücadele” dediği kavramın içinde, tanımı gereği, sadece polisiye/askerî önlemler değil, silah bırakmayı özendiren önlemler de var. Bu bağlamda “topluma kazandırma” ya da “toplumsal barış” olarak adlandırılabilecek bir yasa ile silahını teslim edecekler için örgüt üyeliğini suç olmaktan çıkaran, siyasi haklardan mahrumiyeti kaldıran, diğer bazı suçlarda da uygun görülecek oranda ceza indirimi getiren bir düzenleme yapılmasında yarar var. Böylece kan dökmemiş örgüt üyelerine siyaset yolu açılarak, silah bırakmak, silahlı hareketi devam ettirmekten çok daha cazip hale getirilebilir.

Bu açıdan bakıldığında, Türk Ceza Kanunu’nun “etnik pişmanlık” başlıklı 221. maddesi ile İspanya’da terörle mücadele politikasının belkemiğini oluşturan partiler arası paktın (Ajuria Enea 1988) öngördüğü silah bırakma karşılığı siyaset ilkesinin ya da İngiltere’de Belfast Anlaşması (1998) ile getirilen genel affın karşılandığını söylemek mümkün değil. Nitekim 221. Madde ile yapılan özel uygulama Habur sürecinde başarısız oldu. AK Parti bu başarısızlığın kendisine fatura edilmiş olmasından olsa gerek, arkasındaki yüzde ellilik seçmen desteğine karşın bu anahtarı bir türlü kilide sokmuyor. Oysa topluma kazandırma, terörle mücadele politikalarının vazgeçilmez iki boyutundan birini oluşturuyor.


[email protected]