• 25.10.2011 00:00

 Bir önceki yazımda, ayrılıkçı Bask terör örgütü ETA’nın, daha silahların teslimi ve kendini feshetmesine ilişkin hiçbir şey açıklamamış olsa da, silahlı faaliyetine son verme kararının geri dönüşü olmayan bir süreç olduğunun altını gerekçeleriyle birlikte çizmiştim. ETA’nın silah bırakmasıyla İspanyol deneyiminin Türkiye için daha da önem kazandığına ve bundan çıkarılacak dersler bulunduğuna dikkat çekmiştim. Demokrasiye geçiş ve anayasa süreciyle, çevresel milliyetçilikler sorununa nihai olmasa da getirdiği özgün çözümle ve artık başına “başarılı” sıfatı eklenecek terörle mücadele modeliyle İspanya sadece Türkiye değil, aynı zamanda demokratikleşme yolundaki tüm ülkeler için eşsiz bir örnek oluşturuyor.

İki ülkenin, konumları, sorunları ve mücadele ettikleri örgütler açısından farklılıkları var kuşkusuz. Ancak bu farklılıkları ardı ardına sıralayarak, benzer sorunlara evrensel değerler bağlamında bulunan çözümleri görmezden gelmek ve her şeyi Türkiye’nin sözüm ona “özel koşullarına” bağlamak, yeni milenyumun küresel gerçeklerine uymuyor. Evrensel değerleri bu tuhaf argümanla paranteze almak artık değil Türkiye gibi Avrupa Konseyi’nin bir kurucu üyesinde, demokrasiden nasibini almamış ülkelerde bile mümkün olmuyor. Bunu görmek için uzağa gitmeye gerek yok; Ortadoğu’ya, Akdeniz’e ve kâğıt kuleler gibi birbiri ardına yıkılan otoriter rejimlere bakmak yeterli.

Bu itibarla, İspanyol deneyiminden çıkarılacak ilk ders, evrensel değerlere dayanan tam demokratik bir anayasa yapmak olmalı. 1978 Anayasası’nın üç özelliğinden birini zaten demokratik niteliği oluşturuyor. Temel hak ve özgürlüklere, “ancak” ve “ama”larla içi boşaltılmadan yer veriliyor. Ayrıca bu hak ve özgürlüklerle evrensel değerler arasında bir bağ da kuruluyor. Örneğin 10. Madde’nin 2. fıkrasında “Anayasa’nın tanıdığı temel hak ve özgürlüklere ilişkin normlar İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi ile bu alanda İspanya’nın taraf olduğu uluslararası sözleşmelere uygun yorumlanacaktır” deniyor.

Benzeri bir maddeye yeni anayasada yer verilmesi önem taşıyor; çünkü 2011 Türkiye’sinde hâlâ evrensel değerlere, normlara, uluslararası sözleşmelere aykırı hususları savunan küçük partiler var. Hafta sonunda Memur Sendikaları Konfederasyonu’nca düzenlenen Anayasa Kongresi’ne katılan partilerden ikisi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) 6 ve 13 sayılı Ek Protokolleri’ne aykırı olarak ölüm cezasını geri getirmekten söz etti. Oysa evrensel değerler ve temel hak ve özgürlükleri oylamak söz konusu değil. Kimsenin “ben öyle istiyorum” diyerek başkasının hak ve özgürlüğünün kısıtlanmasını veya idamda olduğu gibi sonradan telafisi mümkün olmayan bir ceza görmesini talep hakkı bulunmuyor.

İspanyol deneyiminden çıkarılacak ikinci ders, Kürt sorununun çözümünde bireysel hak ve özgürlüklere ilave olarak benimsenecek formüllerin toplumsal iradenin o dönem itibariyle en geniş mutabakatına dayanması ilkesidir. Başka bir deyişle Kürtlerin siyasi taleplerinin tümünün yeni anayasaya yansımamasından, bu taleplere hiçbir zaman yer olmayacağı sonucunu çıkarmamak gerekir. Demokrasilerde önemli olan büyük çoğunluğun hoşuna gitmeyen, hatta yürürlükteki Anayasa’ya aykırı olanlar dâhil her türlü düşüncenin, şiddet ve terörle bağı bulunmaması kaydıyla serbestçe dile getirilmesi ve örgütlenmesinin önünün açık olmasıdır. Bunu, Kürt siyasetçilerin, İspanya’da Bask ve Katalan siyasetçiler gibi, kendi düşünce ve görüşlerini savunmalarına ve koşullar uygun olduğunda Anayasa’yı değiştirerek hayata geçirebilmelerine elverişli demokratik bir hukuki çerçevenin kurulması olarak anlamak gerekiyor.

Böyle bir demokratik çerçevenin güvence altına alınması silahların susturulması süreci bakımından da önem taşıyor. İspanyol deneyiminden çıkarılacak son ders, ellerinde silah taşıyanların kafasında, silahı bırakırsa her şeyin onun için daha iyi olup olmayacağına ilişkin soru işaretleri oluşmasını sağlayacak politikalar üretmek belki de. İspanya bunu 1988 yılında partiler arasında imzalanan bir paktla (Ajuria Enea) yaptı ve topluma yeniden kazandırma mekanizmasını “silah bırakma karşılığı siyaset hakkı” çerçevesine oturttu. Ama yaşanan siyasi gelişmeler gösterdi ki böyle bir hukuki çerçevenin oluşturulması gerekli ama yeterli değil.

ETA’nın hangi noktada silahlı faaliyetine son verdiğine bakıldığında, kendisi açısından 1988 yılına oranla bugün daha iyi bir durumda olduğunu söylemek mümkün değil. İleri gelenleri cezaevlerinde bulunan, askerî yönden çökertilmiş ve siyasi kolu demokratik ölçütlere uygun şekilde kapatılmış bir terör örgütü için tek çıkış yolu olarak silahları bırakmak kalmıştı. Zira kendi tabanı abertzale (yurtsever) sol bile son tahlilde siyaset yapamadığından örgüte isyan bayrağını açmıştı.

Abertzale solun yeni partisi Sortu Anayasa Mahkemesi’nden vize alacaksa, bu ancak şu iki seçenekte söz konusu olabilecekti: ETA’nın silah bırakması ya da ETA ile ipleri koparması. Bu seçeneklerden ilki, ETA için en iyisi gerçekleşti dikkat edilirse. ETA ile PKK arasında tüm farklılıklarına karşın şu noktada bir benzerlik var: siyasette şiddeti araç olarak kullanmak. Bu benzerlik ETA’nın başına gelenlerden ders alanlar olması gerektiğini düşündürtüyor insana.


[email protected]