• 5.11.2011 00:00

 Demokratik hukuk devletinin terörle mücadelesi ya da terörle demokratik mücadele, 70’li yıllarda IRA terörüyle mücadele eden İngiltere’de Paul Wilkinson ve Robert Moss gibi uzmanlar tarafından gündeme getirildi. Terörle demokratik mücadeleyi, askerî/polisiye önlemler, olağanüstü hâl ve adlî takibatlardan oluşan klasik yöntemlerden farklı kılan özellik, demokrasi ve temel hak ve özgürlükler standardı en üst düzeyde olan bir anayasal düzen gerektirmesidir. Toplumda her türlü siyasi görüşün serbestçe dile getirilmesi ve örgütlenmesi terörün tabanını deşifre etmekte ve şiddet ve teröre karşı çıkan herkesin hangi siyasi görüşten olursa olsun bu mücadeleye katılmasını sağlamaktadır.

Terörle demokratik mücadelede klasik yöntemler (sopa) de kullanılır ama bu yöntemler uygulanırken şiddet ve terörle ilgisi olmayan her türlü düşünceye sahip bireylerin temel hak ve özgürlükleri korunur. Ayrıca şiddet ve terörden vazgeçme özendirilir ve silah bırakanlara topluma yeniden katılma kapısı aralanır. Ana hatlarıyla silah bırakma karşılığı yasal siyaset hakkı (havuç) öngörülür. Terörle demokratik mücadele, sonuçta bir havuç ve sopa politikasıdır; temel amaç siyasi bir hedefe varmak için şiddeti araç olarak kullananları siyasi hedefinden değil ama bu aracı kullanmaktan vazgeçirmektir. İngiltere bu mücadeleyi 1998’deki Kutsal Cuma Anlaşması’yla başlayan uzunca bir sürecin sonunda 2005’te kazanmış, İspanya ise 20 ekim tarihli ETA bildirisiyle benzer bir sürece girmiş bulunuyor.

Terörle demokratik mücadele yöntemi, bu mücadelede en etkili silahın demokrasi olduğuna ilişkin siyasi söylemlere bakılırsa, hükümet tarafından da benimsenmiş görünüyor. Ancak Türkiye’nin anayasal ve yasal altyapısı, yöntemin temel özelliği olan demokratik hak ve özgürlükler çıtasının en üst düzeyde olması ölçütünü karşılamıyor. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) daha geçenlerde Türk Ceza Kanunu’nun (TCK) 301. maddesini Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) ifade özgürlüğüyle ilgili 10. maddesine aykırı buldu. AİHS’in bu ve örgütlenme özgürlüğüyle ilgili izleyen maddesiyle bağdaşmayan hükümler içeren daha birçok kanunumuz var. Hâl böyle olunca İngiltere ve İspanya gibi terörle demokratik bir mücadele yürüttüğümüze ilişkin beyanlar, maalesef olanı değil, olması gerekeni dile getiriyor.

İki yıl önceki “Habur açılımı” yaklaşım olarak, terörle demokratik mücadeleye uygundu. Silah bırakma karşılığında kan dökmemiş militanların topluma yeniden kazandırılmasını öngörüyor, dolayısıyla silah bırakmayı özendiriyordu. Başarılı olamadı, çünkü hukuksal altyapısı yoktu. TCK’nın “etkin pişmanlık” başlıklı 221. maddesi, pişmanlıkla ilgili kısmı paranteze alınmak suretiyle ne kadar uygulanabilirse o kadar uygulandı. Bu mücadelede demokratik yaklaşım ve söylem gerekli elbette ama yasal değişiklikler veya düzenlemelerle desteklenmesi de gerekiyor. Oysa terörle mücadele politikamıza bakıldığında, öncelikle topal olduğu, özendirici ayağından yoksun bulunduğu ve ayrıca demokrasi ve temel hak ve özgürlükler çıtamızın hâlâ gereken düzeye ulaşamadığı açıkça görülüyor.

PKK’nın yeni anayasanın gündeme geldiği bir yasama döneminin daha başında terörü tırmandırmasıyla kaçınılmaz olarak askerî/polisiye önlemler gündeme geldi. Sadece bu önlemlerle terörü sonlandırmak mümkün değil ama örgütün şiddetle sonuç alamayacağı sonucuna bir kez daha varması gerekiyor herhalde. ETA’nın silahlı faaliyete son verme kararında da diğer ögelerin yanı sıra polisiye önlemlerle köşeye sıkıştırılmasının rolü var. O bakımdan PKK eylemsizlik ilân etmedikçe bu önlemlere karşı çıkabilmek kolay değil. Ancak bu durum, TCK ve Terörle Mücadele Kanunu (TMK) başta olmak üzere AİHM ölçütlerine uymayan yasalarda ifade ve örgütlenme özgürlüğüne ilişkin demokrasi çıtamızı yükseltecek yasal düzenlemeler yapılmasını engellemiyor. Ama ne yazık ki hâlâ bu yönde atılan somut bir adım yok.

Buna karşılık, PKK’nın kendisini de içine alan üst yapılanması olduğu anlaşılan KCK’ya yönelik operasyonlara hız verildiği görülüyor. Böylece terör örgütünün adlî kıskaç altına alınması amaçlanıyor. Kıskacın tamamlanması için sırada BDP’nin kapatılması da var belki. Evet, ETA’nın siyasi kolu Batasuna, kukla partileri ve organik bağı bulunan tüm oluşumlar kapatıldı İspanya’da. AİHM, ifade ve örgütlenme özgürlüğünün ihlâline ilişkin tüm başvuruları reddetti. Böylece ETA, silah bırakmadıkça kendisine siyaset ve toplumsal örgütlenme yolunun kapalı olduğunu gördü. Peki, ama demokrasiyi sözde bırakarak aynı sonuca varmak ne kadar mümkün?

KCK operasyonlarıyla ilgili iki önemli nokta var altının çizilmesi gereken. Bir kere örgüt elinde silah tuttuğu sürece paralel örgütlenmesini yasal saymak, dolayısıyla operasyonlara en azından teorik düzeyde karşı çıkmak mümkün değil. Ama terör ve terör suçlusu tanımını çok geniş yapan TMK’da şiddet ile ifade özgürlüğü farkını vurgulayan değişikliklere gidilmeden bu operasyonlara destek olmak da güç. Gelinen noktada öncelik, Prof. Büşra Ersanlı gibi adı terörle yan yana gelemeyecek birçok kişinin tutuklu yargılanmasına yol açan yasalardan anti-demokratik hükümlerin ayıklanmasında. Eğer terörle mücadelenin vurgu yapılan demokrasi boyutuna inandırıcılık kazandırılmak isteniyorsa...


[email protected]