• 8.11.2011 00:00

 Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ’ın Bayram’ın ilk günü Taraf’ta yayımlanan yeni sivil anayasa sürecine paralel olarak yasalarımızda mevcut anti-demokratik hükümlerin kaldırılmasına yönelik kapsamlı bir süreç başlatıldığına ilişkin açıklaması sevindirici bir haber kuşkusuz. Bozdağ hükümet programında da yer aldığına işaret ettiği bu çalışmanın Adalet Bakanlığı’nın öncülüğünde yürütüldüğünü ve bu çerçevede “onlarca ve belki de yüzlerce yasa üzerinde tarama çalışmasının başlatılmış olduğunu” söylüyor. Bir önceki yazımda, terörle mücadelenin “Türk Ceza Kanunu (TCK) ve Terörle Mücadele Kanunu (TMK) başta olmak üzere Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) ölçütlerine uymayan yasalarda ifade ve örgütlenme özgürlüğüne ilişkin demokrasi çıtamızı yükseltecek yasal düzenlemeler yapılmasını engellemediğine” dikkat çekmiş; bu yönde atılan somut bir adım olmadığından yakınmıştım. Demek ki seçimlerden sonra bu yönde somut bir adım atılmış bulunuyor.

Bekir Bozdağ açıklamasında tarama sürecinin çalışmanın ilk aşamasını oluşturduğunu belirtiyor ve bu çalışmayı daha detaylı bir çalışmanın izleyeceğini, Bakanlar Kurulu’nun onayından sonra sonucun 2012 ekimi ve belki de daha önce kamuoyuna açıklanacağını söylüyor. Başbakan Yardımcısı, “kamuoyunda tartışılmasıyla kurumların yasalarda yaptığı tarama sırasındaki düzenlemelerin eksik olan, gözden kaçan bölümlerinin yeniden gözden geçirileceğini” de vurguluyor. Başlatılan çalışma oldukça kapsamlı anlaşılan ama herkesin merak ettiği bir soru var: Avrupa Birliği (AB) müktesebatına uyum çalışmaları çerçevesinde yasalarımızdan anti-demokratik hükümlerin ayıklanması konusunda neden bugüne kadar beklendi?

Bundan neredeyse 12 yıl önce AB üyelik sürecine girmiş bir aday ülke böyle bir taramayı daha yeni başlatıyorsa o ülkede önemli bir “siyasi irade” sorunu var demektir kuşkusuz. Aday ülkelerin Kopenhag siyasi ölçütlerini karşılamalarının müzakerelerin açılmasının ön koşulu olduğu başından beri biliniyordu çünkü. Mantık, AB’ye biran önce üye olmak isteyen bir aday ülkenin taramasını hızla yapmasını ve reformlarını tamamlamasını gerektiriyordu. Merkezî ve Orta Avrupa ülkelerinde böyle olmuş, siyasi reformlar kısa sürede tamamlanarak tam üyelik gerçekleşmişti.

Türkiye’deki siyasi irade sorununu, AB’nin “bizi almak istemediği” türünden popülist bir söylemin veya Kıbrıs’taki “haksız tutumunun” arkasına gizlemeye gerek yok. Bir kere dönemin üçlü koalisyon hükümetini oluşturan siyasi partiler AB üyeliği ve özellikle siyasi ölçütlerine uyum konusunda ayrı telden çalıyordu. İkincisi belki çok daha önemlisi, siyasi iradeyi en azından hükümetlerle paylaşan Milli Güvenlik Konseyi (MGK) başta olmak üzere vesayet kurumları böyle bir tarama sürecine sıcak bakmıyordu. Daha önceki bir yazımda da belirttiğim gibi, Kopenhag siyasi ölçütlerine uyum için gerekli reformlar, “Türkiye’nin milli bütünlüğüne, üniter devlet yapısına ve kendine özgü gerçeklerine uymayan aşırı ve haksız AB talepleri” ilan edilivermişti. “AB’ye evet ama kriterlerine hayır” diye özetlenecek bir tutumdu bu.

Bu itibarla, yasalardaki anti-demokratik maddelerin ayıklanmasında gecikilmiş olmasını, doğrudan hükümete fatura etmek haksızlık olur. Üç yıl önce kantarın topuzunu kaçırıp iktidar partisini kapatma girişiminde dahi bulunmaya kalkışmış olan vesayet kurumlarının bu gecikmedeki rollerini gözardı etmek mümkün değil. Kaldı ki AB sürecimizde çıkarılan yeni yasalara bile anti-demokratik hükümler konulmuşsa bunu başka türlü izah etmek mümkün mü? Örneğin AİHM geçenlerde 2004 tarihli TCK’nın 301. maddesinin AB’yi bir tarafa bırakalım, 60 yıldan bu yana taraf olduğumuz Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne (AİHS) aykırı olduğuna karar verdi. Bir yasa hazırlıyorsunuz ve on yıllar önce altına imza attığınız sözleşmeye aykırı hükümleri yasaya yerleştiriyorsunuz, sonra da böyle bir yasayı hangi hükümet iktidarda olursa olsun çıkartıyorsunuz ne tuhaf değil mi? Belki de değil çünkü kendinizi devletin sahibi görüyor ve devletin görüşü olarak ifade özgürlüğünün bazı hallerde kısıtlanmasını savunuyorsunuz. İşte hükümetin bazen kendini zora sokan bu tür yaklaşımlar sergilediğini görünceEmret Bakanım dizisi geliyor insanın aklına ister istemez...

Bekir Bozdağ yeni anayasa sürecinden de söz ediyor açıklamasında. “Yeni anayasa yapımının, insan odaklı, demokrasi, hukuk ve insan hakları gibi evrensel değerlerin tesis edileceği en önemli anayol temizliği olduğunun” altını çiziyor. Bu doğru ama Yeni Anayasa Platformu (YAP) olarak üzerinde durduğumuz husus, “anayasa tartışmalarında risk yaratan mevzuat hükümlerinin değiştirilmesi ve özgür bir tartışma ortamı oluşturulması için yasal düzenleme yapılması”. Başka bir deyişle, yasalarımızdan özellikle ifade özgürlüğünü kısıtlayan hükümlerin kaldırılarak “anayola çıkan” yolların da temizlenmesi gerekiyor.

Bu çerçeveden bakıldığında, sözü edilen tarama çalışmalarının bu ihtiyacı karşılamayacağı ortada. Evrensel ilkelere uygun ifade özgürlüğüne Ekim 2012’de değil, hemen ihtiyaç var çünkü. Anayasayı tartışan insanların evrensel ilkelere aykırı yasalara dayanılarak tutuklu yargılanmaları gibi bir olasılığı aklımıza bile getirmek istemiyoruz. Tek arzumuz tünelin ucundaki o ışığa ulaşabilmek.


[email protected]