• 20.12.2011 00:00

 

Fransa, Osmanlı İmparatorluğu’nun Birinci Dünya Savaşı sırasında “cephe gerisindeki isyanları bastırma” gerekçesiyle çıkardığı 27 Mayıs 1915 tarihli Tehcir Kanunu’na dayalı zorunlu sürgün uygulamalarının Ermeni tebaasında neden olduğu büyük can kayıplarını ve insanlık dramını “soykırım” olarak kabul ediyor. Milli Meclis’te 29 Ocak 2001 tarihinde kabul edilen yasa “1915 Ermeni soykırımının” Fransa Cumhuriyeti tarafından tanındığını hükme bağlıyor.

Ermenilerin “büyük felâket” (Meds Yeghern) olarak nitelediği 1915 tehcirinin, 1948’de imzalanan BM Soykırım Suçlarını Önleme ve Cezalandırma Anlaşması’nın 2. maddesi kapsamında yorumlanması mümkün. Ancak Roma Hukuku’nun “yasa ile belirlenmemiş suç olmayacağı ve bir yasanın geriye doğru suç isnat etmek için işletilemeyeceği” ilkesi gözönüne alındığında tehciri hukuken soykırım olarak nitelemek kolay değil. Dolayısıyla 1915 tehcirinin soykırım olup olmadığı tartışma konusu olmaktan çıkmış değil ama Osmanlı tarihinin kara sayfalarından birini oluşturduğuna şüphe yok.

Ermeni diasporasının öncelikli hedefi, dünyada dağıldığı 76 ülkenin parlamentolarından atalarının Osmanlı döneminde yaşadıkları bu “büyük felaketi”, hukuki sonuçları bulunan “soykırım” sözcüğüyle tanımlayan yasalar çıkarmak. İlk soykırım yasasının kabulünün (Uruguay-1965) üzerinden geçen 45 yılı aşkın süre içinde bu konuda önemli bir mesafe kaydedildiğini söylemek mümkün. Bugün soykırımı yasayla kabul eden yirmi dolayında ülke var ve sayıları da her geçen gün artıyor.

Diasporanın bir sonraki hedefi, bu ülkelerde soykırımın inkârının yasayla cezalandırılması oluyor ki Fransa bu konuda da başı çekiyor. 12 Ekim 2006’da Sosyalist Parti’nin (PS) girişimiyle Milli Meclis’ten “Soykırımın inkârının cezalandırılmasına ilişkin yasa” tasarısı geçiriliyor. Senato’nun gündemine bir türlü alınmayan yasa nihayet geçen 4 mayısta çeşitli gerekçelerle ama aslında Sarkozy’nin partisi UMP (Union pour la Majorité Présidentielle) senatörlerinin tavrı nedeniyle düşüyor. Ama yaklaşan Cumhurbaşkanlığı seçimleriyle konu yeniden siyasi gündemde yerini alıyor. Hem de bu sefer ilk hamle bir dönem daha seçilmek arzusuyla yanıp tutuşan Nicolas Sarkozy’den geliyor. Ekimde ziyaret ettiği Erivan’da gövde gösterisi yaparcasına Türkiye’yi “1915 Ermeni soykırımındaki sorumluluğunu” tanımaya çağırıyor. Almanya ve Fransa gibi büyük devletlerin tarihleriyle yüzleştiğini, büyük devlet olarak Türkiye’ye yakışanın da bu olduğunu söylüyor. Sonra Türkiye’nin “bu barış jestini” yapmaması halinde soykırımın inkârını cezalandıran yeni bir yasanın sinyalini veriyor.

Sarkozy’nin bu sözleri konuyla ilgili bir tavır değişikliğine de işaret ediyor. Bu değişiklikte, Fransa’nın Ermenistan’la “mükemmel ilişkilerini” biraz geç de olsa fark etmesinin yanı sıra, seçimlerdeki büyük rakibi François Hollande’ın konunun sahibi görünmesinin, daha da önemlisi PS Hauts-de-Seine Milletvekili Philippe Kaltenbach’ın 21 kasım tarihli yasa önerisinin de rolü var. Nihayet Marsilya Milletvekili ve Fransa-Ermenistan Parlamento Dostluk Grubu Başkan Yardımcısı Madame Valérie Boyer, Sarkozy’nin bu tavır değişikliğini somutlaştıracak adımı atıyor. Avukat Philippe Krikorian’ın katkısıyla konuya “hukuki açıdan tartışılmayacak” bir çözüm getiren yeni bir yasa önerisi hazırlıyor. Bu öneri Yasalar Komisyonu’nda kabul ediliyor ve belki de yarım milyon nüfuslu Ermeni toplumuna Noel hediyesi olacağı düşüncesiyle Genel Kurul’un 22 aralık tarihli oturumunun gündemine alınıyor.Beklenmedik bir durum olmazsa, iki büyük siyasi grubun desteğine sahip öneri yasalaşacak ve “Fransa’nın yasayla tanıdığı soykırım suçlarının” kamuoyu önünde övülmesi ya da inkârı artık cezaya tâbi olacak.

Türkiye, Fransa’daki bu gelişmelere son on yılda başarısızlığı belirginleşen resmî tezinin klasik yöntemleriyle tepki veriyor: mektuplar, görüşmeler ve güdümlü gösteriler yoluyla dönemin Osmanlı politikasına sahip çıkmak. Başbakan Erdoğan Sarkozy’ye, resmî teze dayanan, bu nedenle MHP lideri Bahçeli’nin desteğine mazhar olan genel şemaya uygun bir mektup gönderiyor. Özetle yasanın Türkiye’yi, Türk ulusunu ve Fransa’da yaşayan Türk vatandaşlarını hedef aldığı, Fransa’nın benimsediği ifade özgürlüğü gibi demokratik bir değere aykırı olduğu, üçüncü taraf iddialarının ikili ilişkilere yansıtılmaması gerektiği, aksi takdirde Türk-Fransız ilişkilerinin bundan onarılamaz şekilde ciddi yaralar alacağı mesajını veriyor. Aynı mesajı vurgulamak üzere, biri parlamento, diğeri işadamlarından oluşan iki heyet de Paris’e gönderiliyor.

Başbakan Erdoğan kamuoyuna yaptığı açıklamalarda ayrıca Fransa’nın 1945’te Cezayir’de gerçekleştirdiği soykırıma, 1994’de Ruanda’da meydana gelen soykırımda oynadığı role işaret ediyor. Diyor ki “Soykırım görmek isteyenler dönsünler kendi kirli kanlı tarihlerine baksınlar”. Doğru ama Fransa’nın kendi tarihiyle yüzleşmesi, Türkiye’nin tehciri “üzüntü verici ama kaçınılmaz” bulan resmî tezine haklılık kazandırır mı? Kaldı ki aralarında Fransa gibi büyük devletlerin de bulunduğu giderek artan ülkeyle ikili ilişkileri askıya alma tehdidinin sürdürülebilir tarafı var mı?

Kabul etmek gerekir ki ikili ilişkilerde üçüncü tarafın iddialarıyla boğuşmak yerine üçüncü tarafla sorunları çözmek çok daha akılcı bir yol. Ama bunun için her şeyden önce birey ve toplum olarak kendi geçmişiyle yüzleşebilme olgunluğuna erişmek gerekiyor.