• 24.12.2011 00:00

 Fransa Milli Meclisi 22 aralık günü “Fransa’nın yasayla tanıdığı soykırım suçlarının” kamuoyu önünde övülmesi, savunulması ya da inkârını yasaklayan Boyer Yasası’nı onayladı. Türkiye’nin yasaya karşı Meclis’i, hükümeti, siyasi partileri ve sivil toplum kuruluşlarıyla gösterdiği sert tepkilere, ikili ilişkileri askıya alma tehditlerine karşın... Konuyu yıllardır yakından izleyenler açısından bunun şaşırtıcı tarafı yok. Bir kere iktidar partisi UMP’nin desteğine sahip öneriye konunun asıl sahibi ana muhalefetteki Sosyalist Parti’nin (PS) karşı çıkması mümkün değildi; öyle de oldu. İkincisi, özünde AB çerçeve yönergesine dayanan önerinin öyle öne sürüldüğü gibi ifade özgürlüğüne aykırılığı nedeniyle Anayasa Konseyi’nden ya da Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nden (AİHM) dönecek bir hukuki zafiyeti yoktu; aşağıda izah edeceğim gibi yasanın da yok aslında.

Boyer Yasası Ermeni konusunda, yine Türkiye’nin tepkilerine karşın bundan on yıl önce çıkarılmış olan “Fransa’nın 1915 Ermeni soykırımını tanıdığına” ilişkin 29 Ocak 2001 yasasına dayanıyor. Ancak yasanın temelinde Yahudi soykırımının (shoah) inkârını yasaklayan 1990 tarihli Gayssot Yasası ve 9. maddesinin olduğunu vurgulamakta yarar var. Bu madde de, 1945 tarihli Londra Anlaşması’nın eki Nürnberg Uluslararası Askerî Mahkemesi Statüsü’ne atıfta bulunuyor ve Statü’nün 6. maddesinde zikredilen “insanlığa karşı suçların” inkârını suç sayıyor. Bu suçlar arasında sivil topluluklara karşı uygulanan “cinayet, imha, kölelik ve tehcir (déportation)” ile her türlü gayrı insani eylem sayılıyor. Madde ayrıca savaş sırasında ve öncesindeki suçları kapsamak suretiyle cezaların geriye doğru işlemesini de mümkün kılıyor. Tehcirin insanlığa karşı bir suç sayılması olsun, bu suçlarda cezaların geriye doğru işlemesi olsun ayrı bir tartışma konusu kuşkusuz.

Boyer Yasası’na dönersek, “Ermeni soykırımından” doğrudan söz etmiyor olsa da, yasanın Osmanlı Ermeni toplumunun soykırıma uğradığını inkâr etmenin cezalandırılması amaçlı hukuki bir araç olduğu açık. Nitekim Rosemarie FrangulianAra Krikorian ve Sevane Garibian gibi uzmanların bundan aylar önce bir Fransız Ermeni sitesinde yayınlanan “Gayssot Yasası’nın diğer soykırımlara genişletilmesi için hangi strateji izlenmeli” başlıklı belgesinde birbirine alternatif iki girişim önerilmişti. Bunlardan biri, Gayssot Yasası’na bir madde eklenmesi, diğeri yeni bir yasa çıkarılmasıydı. İşte Boyer Yasası ile bu ikinci seçenek gerçekleşmiş bulunuyor.

Kabul etmek gerekir ki Gayssot Yasası demokratik hukuk devletinin temelini oluşturan ifade özgürlüğüne sınırlama getiriyor. Demokrasilerde ifade özgürlüğü dâhil temel hak ve özgürlüklerin ancak başkasının temel hak ve özgürlüklerine tehdit oluşturduğu takdirde kısıtlanabileceği kabul görüyor. Şiddet ve teröre çağrı ve övgü ile “nefret suçları” sayılan ırkçılık ve insan onuruna hakaret bu kapsamda değerlendiriliyor. Belçika, İsviçre, İspanya Lüksemburg ve Almanya gibi ülkelerde de bugün Gayssot Yasası benzeri yasalar var. Peki, ama bu yasalar ve ifade özgürlüğüne getirdiği kısıtlamalar tüm bu ülkelerin taraf olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne (AİHS) uygun mu?

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) önüne gelmiş bir dava ve Mahkeme’nin aldığı karar bu konuda bir fikir edinmemizi sağlıyor. Özetle eski bir Nazi subayı Otto Ernst Remer, Yahudi soykırımını inkâr etmesi ve ırkçı söylemleri nedeniyle 1992’de Almanya’da hapis cezasına mahkûm ediliyor; bu cezası 1994’te soykırımı inkârla ilgili yeni bir yasa uyarınca beş yıla çıkıyor. Remer iç hukuk yollarını tükettikten sonra AİHM’e Almanya’nın Sözleşme’nin ifade özgürlüğüyle ilgili 10. maddesini ihlal ettiği gerekçesiyle başvuruda bulunuyor.

AİHM 6 Eylül 1995 tarihli kararında Remer’in başvurusunu, AİHS’in hakların kötüye kullanılmasına ilişkin 17. maddesine dayanarak reddediyor. Anılan madde sözleşme hükümlerinden hiçbirinin kimseye “Sözleşme’de tanınan hak ve özgürlüklerin yok edilmesine veya öngörüldüğünden daha geniş ölçüde sınırlamalara uğratılmasına yönelik bir etkinliğe girişme ya da eylemde bulunma hakkı” vermediğini vurguluyor. Dolayısıyla AİHM nefret söylemlerini olduğu kadar “shoah”yı inkârı “hak ve özgürlüklerin yok edilmesine yönelik bir eylem olarak değerlendiriyor. Bu karar bir bakıma Boyer Yasası için de bir emsal oluşturuyor. Geriye sadece 1915 tehcirinin Strasbourg Mahkemesi’nce “soah” gibi “soykırım” kabul edilip edilmeyeceği hususu kalıyor. Dolayısıyla AİHM’in, önüne geldiğinde AB çerçeve yönergesine dayanan bu yasa dolayısıyla Fransa’yı mutlaka mahkûm edeceğine ilişkin değerlendirmeler iyi dilekten öteye bir anlam taşımıyor.

Boyer Yasası, aslında Türkiye’de kamuoyunu şaşırtacak kadar yeni bir girişimin sonucu değil. Yukarıda belirttiğim gibi en azından yedi-sekiz yıldır üzerinde çalışılan ve geliştirilen bir konu. Ama devleti temsil eden bürokratik elitler, hoşlarına gitmeyen uyarıları görmezden gelmeyi, siyasilere aktarmaktansa uyutmayı ve böyle krizler yaşandığında resmî tez doğrultusunda toplumu galeyana getirmeyi marifet sayıyor. Oysa sorunun çözümü bağırıp çağırmaktan ve temcit planı gibi miadı geçmiş reçeteleri dayatmaktan değil, ciddiyetle çalışıp çağın demokratik değerlerine uygun politika üretmekten geçiyor.


[email protected]