• 31.12.2011 00:00

 Barış ve Demokrasi Partisi’nin (BDP) Sakharov Düşünce Ödülü sahibi milletvekili Leyla Zana, KürtRudaw internet sitesinde yayınlanan söyleşisinde, “Yeni anayasada Kürtler için bireysel haklardan söz ediliyor; biz de onlara bireyler olmadığımızı, millet olduğumuzu anlatıyor, bir millette olması gereken hakları istiyoruz” demek suretiyle tartışmaya yeni bir boyut getirdi. Çünkü bir hakkın öznesi birey değil millet olduğunda “kolektif” nitelikli bir hak, daha açık bir ifadeyle Zana’nın söyleşide sözünü ettiği gibi milletlerin (halkların) kendi kaderini belirleme hakkı gündeme geliyor. Bu hak, Zana’nın da belirttiği gibi BM Yasası’nda (1. Madde, 2. Fıkra) mevcut ama bu haktan bugüne kadar çoğunlukla Afrika ve Okyanusya’daki sömürge halkları yararlanmış. Başka bir deyişle bu hak devletlerin toprak bütünlüğüne aykırı biçimde kullanılmıyor. Nasıl mı?

BM Genel Kurulu’nun 14 Aralık 1960 tarihli ve 1514 sayılı kararı (resolution) “Sömürge Altındaki Halklara ve Ülkelere Bağımsızlık Verilmesine İlişkin Bildirge” başlığını taşıyor. Bu kararın 6. maddesine göre, bir ülkenin ulusal bağımsızlığını ve toprak bütünlüğünü kısmen de olsa hedef alan hiçbir girişim BM yasasıyla bağdaşmıyor. Genel Kurul’un 24 Ekim 1970 tarihli kararıyla yinelediği bu yorumunu benimsemeyenler var elbette. Örneğin her etninin ayrı devlet kurma hakkı olduğunu savunan Guy Héraud gibi. Ancak bu hakkı kullanmış ve uluslararası toplumca tanınmış sömürge olmayan bir etnik/kültürel gruba, Kosova istisnası dışında, rastlamak mümkün değil. Bu yolun açılmasının dünyada neden olacağı kargaşa gözönüne alındığında, aralarında İspanya gibi Kürtlerin örnek aldığı bir AB üyesinin de bulunduğu birçok ülkenin henüz tanımadığı Kosova’nın uzun bir süre daha istisna olarak kalacağını söylemenin abartılı bir tahmin olmadığı ortada.

Buna karşılık, Leyla Zana’nın yetersiz bulduğu bireysel haklar çağdaş demokratik hukuk devletinin temelini oluşturuyor. Fransız Devrimi ve 1789 tarihli İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi ile gündeme gelen bireysel hak ve özgürlüklerin, BM çerçevesinde 1948’de yayınlanan İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nden bu yana büyük bir gelişim gösterdiğini ve kolektif haklar aleyhine uygulama alanını genişlettiğini kabul etmek gerekir. Bildirge, hak ve özgürlükleri vurgulanan bireyin ilk kez içinde yaşadığı toplumla (aile, grup, dernek, devlet vb.) ilişkisini kuruyor. 1966’da BM Genel Kurulu çerçevesinde yapılan “siyasi ve medeni haklar” ve “ekonomik, sosyal ve kültürel haklar” (ikiz) sözleşmeleriyle bu ilişki daha da derinleştiriliyor. Böylece gündeme, bir derneğe veya sendikaya üye olma veya grev gibi ilk bakışta kolektif görünen, ancak topluca kullanılan yeni kuşak bireysel haklar geliyor.

Yeni kuşak bireysel haklar, “azınlık” haklarının (azınlığa mensup kişilerin hakları) bir versiyonu olan “kültürel haklar” kavramıyla gelişimini sürdürüyor. Sovyetler Birliği’nin dağılmasını izleyen dönemde, özellikle Avrupa Konseyi çerçevesinde imzalanan çok taraflı (ikiz) sözleşmelerle, (Avrupa Bölgesel veya Azınlık Dilleri Şartı ve Ulusal Azınlıkların Korunması Çerçeve Sözleşmesi) yaşadıkları toplumlarda “azınlıkta” bulunan grupların bireylerine, varsa çoğunluğunkinden farklı din veya dilleriyle ilgili tüm hakları tanınıyor. Anadilin öğretilmesi ve anadilde eğitim de bu haklar arasında bulunuyor. Kısacası bugün Kürt sorununu yukarıdaki gibi kapsamlı bireysel hak ve özgürlükler temelinde çözümlemek mümkün. Ben de sorunun bu çerçevede çözümlenebileceğine inananlardanım.

Buna karşılık Zana, belirli aralıklarla yinelenen referandumlar yoluyla kendi kaderini belirleme hakkına dayalı, dolayısıyla ayrılmayı da içeren maksimalist bir çözümden yana tutum alıyor. Önerisinde de sözünü ettiği “Québec” modeli, ayrılıkçı Katalan ve Bask siyasi partilerinin de rağbet ettiği ve sıklıkla dile getirdiği bir talep. Ne var ki İspanya, iktidar alternatifi iki büyük partinin tutumu nedeniyle bu modeli mümkün kılacak “konfederal” sistemi ve bu yönde bir anayasa değişikliğini kabul etmiyor. Dolayısıyla böyle bir talepte bulunan partiler Meclis’te anayasa değişikliği için gerekli beşte üç çoğunluğa ulaşamadığı ve ülke genelinde bir “consensus” oluşturamadığı için önerilerini gerçekleştiremiyor.

Kabul etmek gerekir ki demokrasi ve temel hak ve özgürlükler alanında İspanya’nın çok gerisinde kalan Türkiye’de Zana’nın Kürt sorununun çözümünü zora sokacağını düşündüğüm görüşünün akıbeti en iyimser tahminle farklı olamaz. İspanya’da olduğu gibi Türkiye’de de sadece bölge halkının veya bir etnik/kültürel grubun artık nasıl olacaksa oy kullanabileceği bir referandum söz konusu olamayacağı gibi, bir partinin bu maksimalist görüşlerini anayasa değiştirecek çoğunluğa sahip olmaması ve diğer partilerden destek alamaması durumunda gerçekleştirebilmesi mümkün değil.

Bununla birlikte, Leyla Zana’nın kendisi, partisi veya seçmenleri adına, maksimalist veya minimalist, hoşa giden veya gitmeyen düşünce ve görüşlerini açıklama hakkı var. Ayrılıkçı nitelik taşıyor evet ama şiddete ve teröre çağrı veya övgü içermiyor. Bireysel özgürlüklerin temelini oluşturan ifade özgürlüğü onun bu hakkını güvence altına alıyor. O bakımdan bazı siyasi parti temsilcilerinin Zana’nın açıkladığı görüşlere demokratik olgunlukla bağdaşmayan tepkilerinin yakışık almadığının altını çizmekte yarar var.


[email protected]