• 3.01.2012 00:00

 Türkiye’nin çağdaş demokrasi çıtasını yakalaması bakımından umutlu başladığımız ancak bu alandaki beklentilerin beklenmedik şekilde suya düştüğü bir yılı geride bıraktık. Umutlu başlamıştık zira 12 Eylül (2010) referandumu, halkoyuna sunulan paket yetersiz olmasına karşın, birçok alanda değişimin önünü açmıştı. Asker-sivil ilişkilerinde ve Yüksek Yargı organlarına üye atanmasında bir ölçüde demokratikleşme sağlanmış, şiddet ve terör çağrısı veya övgüsünde bulunmayan siyasi partilerin kapatılması pek alışılageldik şekilde olmasa da zorlaştırılmış, böylece Avrupa normlarına uyum yolunda somut adımlar atılmıştı. Belki çok daha önemlisi, toplumdaki anlamsız kutuplaşmaya karşın, genel seçimlere gidilirken, yeni sivil demokratik bir anayasa yapılmasının yolu açılmıştı. Hatta Başbakan’ın ifadesiyle “ülkemizi yeni bir anayasaya kavuşturmak” iktidar partisinin “en büyük projesi” olmuştu. Hedefini “kapsayıcı, kucaklayıcı, bütünleştirici, özgürleştirici, çeşitliliğe imkân veren” yeni bir anayasa olarak açıklayan bir parti, her değişimci parti gibi seçmen tarafından tercih edilirdi; öyle de oldu.

2011’de meydana gelen olayları irdelemek, beklentilerin neden suya düştüğünü bir sütunluk küçük bir alanda ayrıntılarıyla değerlendirmek pek kolay değil. Ancak altının çizilmesi gereken husus şu ki, genel seçimlere gidilirken olduğu gibi izleyen dönemde de AK Parti, Başbakan’ın sözünü ettiği “ustalık dönemine” yakışmayan hatalar yapmasına karşın, demokratikleşme alanında ve yeni anayasa konusunda Meclis’te temsil edilen diğer partilere oranla daha ileri bir söylem kullandı. Özellikle CHP, vitrininde yer alan birçok sosyal demokrata karşın, izlediği statükocu politikalarla iktidar partisinin bu görüntüsüne katkıda bulundu; bulunmaya devam da ediyor aslında. Hâl böyle olunca akla şu soru geliyor: gerçek bir sosyal-demokrat veya vesayet rejimini (anayasanın ilk üç maddesinin değişmezliğini) savunmayan liberal demokrat bir muhalefet partisi olsaydı, AK Parti Meclis’in değişimden yana tek siyasi gücü olarak kalır mıydı?

Kabul etmek gerekir ki iktidar partisi, belki de değişimden yana tek seçenek olmasının rahatlığıyla en azından kendisine oy vermiş Kürtlerin de içinde yer aldığı liberal demokrat kesimin beklentilerini boşa çıkardı. Daha seçimlere doğru Kürt sorununun çözümüne ilişkin söylemini, altına MHP’nin imza koyabileceği kadar sertleştirdiği oldu. PKK’nın 14 temmuzdaki Silvan saldırısıyla tırmandırdığı terör eylemleri üzerine, söylemde yeni ama özünde eski güvenlik politikalarına yöneldi. Eş zamanlı olarak ifade özgürlüğünü kısıtlayan Ceza ve Terörle Mücadele kanunlarında değişikliğe gitmediği, topluma yeniden kazandırma boyutuna ağırlık vermediği için terörle mücadele politikasının “yeni” diye ifade edilen yönü havada kaldı. Demokratik bir terörle mücadele politikasının vazgeçilmez koşulu olan bu unsurlar, Başbakan Yardımcısı Beşir Atalay’ın açıkladığı demokratikleşme paketiyle daha yeni gündeme geliyor. Peki, bu gecikme, paket yasalaştığında tahliye olacak tutuklulara yönelik bir haksızlık değil mi?

Bu tür haksızlıkların vesayet kurumlarının ağırlığını hissettirdiği dönemlerde Türkiye’de fütursuzca yapıldığından hareketle, iktidar partisine, bu kurumlarla uzlaştığı, gerçek bir demokratikleşmeden çok artık mevcut sistemi makyajlayacak önlemlere ağırlık verdiği gibi öze dönük eleştiriler de yöneltiliyor. Çok daha ileri giden ve “AKP’nin sivil vesayeti” gibi ciddiyetten uzak yakıştırmalar bir yana bırakılırsa, iktidar partisinin birçok konuda vesayet kurumlarının artık bezdiren ezberlerini yinelediği görülüyor. Terörle mücadelede olduğu gibi, zorunlu askerlikte, vicdani rette, Ermeni iddialarına yönelik söylemlerde yeni unsurlar yok denecek kadar az. Peki, ama eski söylemleri yineleyerek vesayeti ortadan kaldırmak, Erdoğan’ın o güzel tanımına uygun yeni bir anayasa yapmak nasıl mümkün olacak?

2011 yılını Uludere’de meydana gelen bir faciayla tamamladık. Sınırda kaçakçılık yapan köylülerin kılık değiştirmiş PKK’lı sanılarak bombalanması sonucu 35 yurttaşımızı yitirdik. Bu, uzaktan görüldüğü kadarıyla siyasi faturasının hükümete çıktığı bürokrasinin hatası sonucu meydana gelen bir olay belki ama daha çok Türkiye’nin içine düştüğü bir tuzağa benziyor. Çünkü dış basında “Türkiye sivil Kürtleri bombaladı” ya da “35 Kürt köylü katledildi” başlıklı haberler göze çarpıyor ne yazık ki.

“Devlet ve bürokratik elitler” başlıklı yazımda önümüzdeki dönemde “yeni anayasanın önünü tıkayan senaryolar üreten” bir kesim olabileceğine dikkat çekmiş, ustalık dönemine girdiğini ilân eden bir iktidar partisinin artık sahneye konulabilecek oyunlara gelmemesi gerektiğine işaret etmiştim.Uludere faciasının nereden kaynaklandığı hususunda senaryo üretecek değilim ama demokratikleşme ve yeni anayasa sürecinin önünün kesilmesinden kaygı duyuyorum.

Özetle 2012 yılı, Türkiye’nin Avrupa demokrasi ailesi içinde saygın bir yer edinmesini savunanlar için böylesine umutsuz başlıyor. Ama her şeye karşın 2012’den bir beklentimiz var. O da 2011’in bu hatalarından ders alınması ve yeni anayasa çalışmalarına kararlılıkla devam edilmesi. Bunun için Sayın Başbakan’ın biraz da liberal demokrat/sosyal demokrat kesimlerin sesine kulak kabartması yeterli aslında.


[email protected]