• 10.01.2012 00:00

 Eski Genelkurmay Başkanı emekli Orgeneral İlker Başbuğ’un “terör örgütü yöneticiliği ve cebir ve şiddet kullanarak hükümeti yıkmaya teşebbüs” gerekçesiyle özel yetkili mahkemece yargılanmak üzere tutuklanması farklı tepkilere yol açtı. Bir kesim Başbuğ’un özel yetkili mahkeme değil, Anayasa Mahkemesi’nde (Yüce Divan) yargılanması gerektiği görüşünü dile getirdi. Bu kesim, 12 Eylül 2010 referandumuyla Anayasa’nın 148. maddesine getirilen değişikliğin, Genelkurmay başkanlarına (ve kuvvet komutanlarına) görevleriyle ilgili bir suç isnat edildiğinde bunu öngördüğünü savunuyor. Bu görüşe karşı çıkan hukukçularsa, Başbuğ’a isnat olunan suçun öncelikle göreviyle ilgili olmadığının altını çiziyor. Hoşlarına gitmeyen hükümetleri internet siteleri üzerinden yıpratmak, partilerini kapattırmak ya da darbe koşullarını olgunlaştırma planları hazırlamak Genelkurmay başkanlarının görevleri arasında nasıl sayılabilir ki?

Aslında Başbuğ’un hangi mahkemede yargılanacağı kadar, hatta daha önemli olan husus, askerin sadece eylem planları ve darbe oyunlarıyla değil, hiçbir şekilde siyaset yapmaması için anayasal ve yasal önlemlerin alınması. Bu konuda toplumda tam bir uzlaşı sağlanması için siyasi partilerin ilkeli, demokratik bir tutum sergilemeleri gerekiyor ama bugüne kadar pek öyle olmadı. Başbuğ’un tutuklanmasıyla ilgili olarak, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ilk başta “İnternet andıcının savunulacak tarafı yok, hükümet aleyhinde faaliyet göstermek nerede görülmüş. Bunu Genelkurmay değil, başka bir kurum da yapsa suçtur” diyerek ilkesel bir duruş sergiler gibi oldu. Ama sonra yaptığı tuhaf açıklamalarla konuyu içinden çıkılmaz hale getirmeyi başardı ne yazık ki.

CHP lideri, Başbuğ’un Yüce Divan’da yargılanması gerektiğini savunuyor. Bu nedenle referandumda seçmenine ret oyu kullandırdığı anayasa paketinden çıkan 148. madde değişikliğini bu kez sahipleniyor. Kılıçdaroğlu ayrıca özel mahkemelere karşı olduğunu dile getiriyor. Özünde doğru bir yaklaşım ama bunu özel mahkemelerin demokratik bir hukuk devletinde neden yeri olmaması gerektiğini gerekçeleriyle izah ederek yapmıyor. Sadece bu mahkemeleri “siyasi otoritenin aldığı kararları onaylayan mahkemeler olmakla” suçluyor. Uludere olayıyla sıkıştırdığı hükümeti Başbuğ’un tutuklanmasıyla değişen gündemin biraz ferahlattığını düşünüyor. Bu nedenle diyor ki: “AKP aleyhine olaylar olduğu zaman, AKP belli noktalarda köşeye sıkıştığı zaman, Devlet Güvenlik Mahkemeleri, savcılar harekete geçecek, birilerini daha içeri alacaktır.”

CHP liderinin bu söyledikleriyle, eski Genelkurmay Başkanı’na isnat olunan suçun ne olduğunu değerlendirebilmek pek de kolay değil. “Genelkurmay başkanları veya başkaları yargılanamaz diye düşünmediklerini vurguluyor, herkesin yargılanabileceğini, ifadeye çağrılabileceğini söylüyor ama yargılamanın “eski DGM’lerden bile beter” bulduğu özel yetkili mahkemelerde yapılamayacağını vurguluyor. Bunu “hukukun katledilmesi” olarak nitelerken, yargılanmalı mı, yargılanmamalı mı sorusunu ise es geçiyor. Ama görünen o ki CHP Ergenekon ve Balyoz sanıklarının olduğu gibi, son “AKP kurbanı” Başbuğ’un da arkasında duruyor.

MHP’ye gelince, Genel Başkan Devlet Bahçeli’nin bu konudaki tavrının daha net olduğu görülüyor. CHP’den farklı olarak demokratmış gibi görünme derdi olmadığı için sadece Başbuğ’un değil Silivri sanıklarının tümünün arkasında yer aldığını çekinmeden ilân etti. Konuyla ilgili yazılı açıklamasında Başbuğ’un tutuklanmasını “vahim” olarak nitelemekle kalmadı, ayrıca yargıya müdahale sayılabilecek şu sözleri de dile getirdi: “Artık iyice şirazesinden çıkan darbe soruşturma ve iddialarının nerede duracağı ve kimleri kapsamına alacağı belirsiz ve şaibeli bir duruma gelmiştir.” TSK’ya kayıtsız, şartsız destek veren Bahçeli de sonuçta, yargının “AKP’nin müdahale ve tesiriyle” siyasallaştığını öne sürerek faturayı iktidar partisine kesmiş oldu.

AK Parti ise bu konuda anlaşılabilir nedenlerle alçak profil izliyor. Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, Başbuğ’un tutuklanmasından duyduğu üzüntüyü vurgularken, konunun ne olduğunu izah etmeye çalıştı. AK Partili bazı Bakanlarsa, geçen gün Kürtçe eğitimi uygun bulmadığını açıklayan Genelkurmay Başkanı Orgeneral Necdet Özel’e “Sana kim sordu onbaşı” sözüyle tepki gösteren BDP Eşbaşkanı Demirtaş’a laf yetiştirme yarışına girdi. Oysa Orgeneral Özel’in de siyasi konularda açıklama yapmaması gerekiyordu.

AK Parti’den sonra şu âna kadarki en tutarlı açıklama, Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi Başkanı Mevlut Çavuşoğlu’ndan geldi. Bu tutuklamanın özetle normalleşme (asker-sivil ilişkilerinde) olduğuna dikkat çeken Çavuşoğlu, bunun askerin kendi konularının dışına çıkmasının yansıması olduğunun da altını çizdi.

Kabul etmek gerekir ki sorun, devletin sahibi olduğunu düşünen askerin, kendisini ülke siyasetinin sınırlarını çizmeye, her şeye karışmaya, uygun görmediği her şeyi engellemeye sevk eden mesleki deformasyonundan kaynaklanıyor. Bu konudaki bilgi ve kapasitesinin sınırlı olduğunu, siyasetin Harbiye’de değil Mülkiye’de öğrenildiğini, siyasetçinin kışladan değil sandıktan çıktığını, daha da önemlisi bu ülkenin çıkarlarını gözeten başkalarının da olduğunu bir türlü kabul edemiyor. Ama bu acı gerçek konusunda toplumsal mutabakat olmayınca demokrasi hep sözde kalıyor ne yazık ki.


[email protected]