• 14.01.2012 00:00

 Türkiye, arzu ettiğimiz kararlılıkla demokratik bir hukuk devletine dönüşemiyor belki ama ağır aksak değişiyor. Değişim yönündeki gelişmeler, Osman Can’ın 12 Eylül referandumu öncesinde öngördüğü domino etkisiyle giderek ivme kazanıyor. Demokrasiye müdahaleler, darbeye zemin hazırlamaya yönelik eylem planları ve darbe girişimleri ile ilgili davalar (Ergenekon süreci) sürerken, 12 Eylül darbesini yapanlar hakkında düzenlenen iddianame mahkemece kabul ediliyor; eski Genelkurmay Başkanı iktidar partisine karşı propaganda amacıyla kurulan ve işletilen internet siteleriyle ilgili olarak tutuklanıyor. Bu gelişmeleri “bir paradigmanın çöküşü” olarak gören Osman Can son yazısında “Türkiye’nin 100 yıllık şiddet kültürüyle yoğrulmuş düzeni yıkılıyor. Yüzyıllık Anayasal düzen toplumsal referans değil artık.(...) Bu düzenin yıkılışını ‘sokak savaşı içinde olanlar’görmeyebilir ancak siyasetçiler ve aydınlar görmek zorunda” diyor.


Kabul etmek gerekir ki bu değişimi görmeyenler, görmek istemeyenler, bundan rahatsızlık duyanlar, hatta eskiye dönmek arzusuyla yanıp tutuşan, siyaset yapanlar var bu ülkede. Bunu bir ölçüde doğal karşılamak mümkün, çünkü değişim, adı üstünde olduğu gibi, başta toplumsal değerler olmak üzere, toplumun siyasetle ilişkilerini ve siyasi güç dengelerini değiştiriyor. Eskiden iktidar olmak için yeterli olan ezber bozuluyor, birçok kavram içi doldurulmadıkça bir şey ifade etmez oluyor. Örneğin “demokrasi”, bundan 30-40 yıl öncesindeki gibi, Demirperde ülkelerinden Somali’ye kadar yaygın kullanılan bir kavram olmaktan çıkıyor. Evrensel ölçüt ve ilkelere, insan hak ve özgürlüklerine dayanmayan bir demokrasi artık sadece sözde kalıyor.


Gel gör ki Türkiye’de Ergenekon sürecine tümüyle karşı çıkan, bu davalarda avukat rolü üstlenen ve tutuklu sanıklarla dayanışma içine giren kesim “demokrasi” sözcüğünü de ağzından düşürmüyor. Evet, istisnai olması gerektiği halde tutuklama pratiğinin yaygın şekilde uygulanması ve sürelerinin uzunluğu Türkiye’nin demokrasi sorunlarından birini oluşturuyor. Ama bu konudaki haklı eleştiriler, darbelere karşı olduğunu yarım ağızla dile getirip, bu davalarda şu veya bu şekilde demokrasiye müdahalede bulundukları iddiasıyla yargılanan sanıkların yanında yer almayı gerektirmiyor. Çünkü böyle bir duruş demokrasi özürlü statükonun devamından yana olmak anlamına geliyor. Bunu demokrasi mücadelesi olarak yutturmanın yarattığı ikilemi ise ancak siyasi körler göremiyor.


CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, buna karşın, Ergenekon sanıklarına verdiği açık desteği yargıçlara hakarete kadar götürüyor. Silivri Cezaevi önünde diyor ki “
Burada aslında bir yargılama yapılmıyor.(...) Burada önyargılı olan yargıçların, siyasi otoritenin emrinde olan yargıçların sadece oynadıkları tiyatro var. Bunun adına yargılama diyorlar. Buna demokrasi diyorlar.(...) Onlara yargıç demeyi içime sindiremiyorum.” CHP Genel Başkanı, sanki toplumun çoğunluğunun arzusu bu sürecin sulandırılması ve “status quo ante” ye dönülmesiymiş, referandumdan “hayır” oyu çıkmış, yüzde 50 oyu partisi almış gibi şöyle devam ediyor: “Çünkü yargıç, vicdanıyla hareket eden kişi demektir; toplumun beklentilerini, toplumun duygularını bilen ve ona saygı duyan demektir.(...) Vicdanıyla hareket etmeyen bir yargıç, yargıç olabilir mi?”


CHP lideri, bu sözlerinden ötürü hakkında “hakaret” ve “ adil yargılamayı etkilemeye teşebbüs” gerekçesiyle fezleke düzenlenince, dokunulmazlığının kaldırılması için TBMM Başkanlığı’na dilekçe veriyor; ardından 132 milletvekili arkadaşı aynı şeyi yaparak, bu tuhaf protestoyu tarihe geçiyor. Sonra Grup Başkanvekili Hamzaçebi kalkıyor, çok değil altı ay önce iki seçmenden birinin oyunu alan hükümetin meşruiyet sorunu bulunduğunu, CHP’nin susturulmak istendiğini öne sürüyor. Bu tuhaf açıklama, Ergenekon sanıklarına verilen desteğin vurgulanması değilse, ne anlama geliyor?


Ana muhalefetteki bu gelişmeler, tam da AK Parti’nin reform sürecine toplumun beklentisi ölçüsünde ivme kazandıramadığı, Uludere’nin üzerine yeterince gidemediği, “devletin içindeki suçlarla” ilgili kararlı bir tutum takınamadığı için ciddi eleştirilere uğradığı bir sırada meydana geliyor. Ama CHP bu son tavrıyla, Türkiye’nin demokratik bir hukuk devletine dönüşmesini, darbeleriyle yüzleşmesini arzu eden liberal ve sosyal demokrat kesimin gözünde desteğini yitirmekte olan AK Parti’ye adeta bir can simidi atmış oluyor.


CHP İstanbul İl Başkanlığı üç gün önce Beyoğlu’nda Kılıçdaroğlu’na destek yürüyüşü düzenlemişti. Yürüyüşe katılanların attıkları sloganlar arasında özellikle biri bana tuhaf gelmişti. Çünkü “faşizme karşı omuz omuza” sloganının, Ergenekon sanıklarına ve iddia olunan darbeyle kuracakları rejime değil de, onların adına sandıktan çıkan ve demokrasi alanındaki eksiklikleri arzu ettiğimiz gibi olmasa da gidermeye çalışan bu hükümete yakıştırılması, aslında CHP’nin içinde bulunduğu ikilemi yansıtıyor.


Ana muhalefet partisi bu ikilemden rahatsız olmayabilir, hatta yarattığı sanal dünyada faşizme karşı savaşım da verebilir ama Ergenekon sürecinin karşısında yer aldığı sürece sandıktan çıkması mümkün değil. Çünkü değişim isteyen büyük çoğunluk için AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik’in “Bütün Pinochet’ler hesap vermelidir” sözü, Kılıçdaroğlu’nun Silivri’yi hangi gerekçeyle olursa olsun toplama kampına benzeten açıklamasından çok daha umut veriyor.


[email protected]