• 31.01.2012 00:00

“Duvara toslayan politika” başlıklı yazımda, İttihat ve Terakki hükümetinin 1915 yılında uyguladığı Ermeni tehcirini mazur göstermeye yönelik “dokunulmaz” devlet politikamızın, tehcirin “soykırım” olup olmadığından bağımsız olarak, bu büyük insanlık dramından zarar görenlerin acısını paylaşmak gibi insancıl bir yaklaşıma dayanmadığını, bu nedenle “savunulur” bir yanı bulunmadığını vurgulamıştım. Tehciri soykırım kabul eden ülkelerin sayısının giderek artması ve bir sonraki aşamanın, Fransa’da benimsenen Boyer Yasası gibi, soykırımın inkârının cezalandırılması olması, Türkiye’yi tehcirin 100. yıldönümüne kadar yeni paradigmaya uygun insan odaklı bir politika üretmeye zorluyor. Hatta böyle bir politika tehcirin soykırım olmadığını savunabilmek için de gerekiyor. Karadeniz Teknik Üniversitesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Faruk Ekmekçi“Acıklı bir hikâye: Türkiye’nin 1915 politikası (2)” başlıklı yazısında, Türkiye’nin 1915’in soykırım olarak tanınmasına karşı mücadelesinin, “ancak ve ancak 1915’teki zulmü anlama ve bu acıyı paylaşmaya yönelik bir politikayla birlikte uygulandığında (...) sonuç vereceğine” işaret ediyor.

Kabul etmek gerekir ki Ermeni terör örgütü Asala’nın faaliyette bulunduğu 80’li yıllarda bu politikayı uygulamaya elverişli bir ortam yoktu. Lyon’daki ilk görevimde evden işe, işten eve, belime kullanmasını bilmediğim bir tabanca tutuşturulmuş halde ve bir polis memuru eşliğinde, güzergâh ve saat değiştirerek gidip geliyordum. Ermeni toplumu için ne kadar travmatik olursa olsun, Osmanlı döneminde meydana gelen üzücü bir olaydan ötürü diplomatların ve özellikle kuşağımın sorumlu tutulmasını anlayamıyordum. Öteden beri aşırı milliyetçi İttihatçıların Turancı yaklaşımlarını benimsemiyor ve savaş ortamında da olsa güvenlik kaygısıyla uyguladığı tehcir politikasına kuşkulu bakıyordum ama Taşnak Partisi’nin eski ortağını aratmayan aşırı milliyetçi söylemleri paylaşılacak bir acıyı değil rövanşist bir yaklaşımı yansıtıyordu.

Ne var ki Fransız toplumu, özellikle diasporanın kalabalık olduğu Lyon gibi kentlerde yaşayanlar, faturayı Asala’nın diplomatlara yönelik terör tehdidinin devam ettiği o yıllarda bile Türkiye’ye ve temsilcilerine çıkarıyordu. Evde tamirata gelen tesisatçıdan sokakta bir vesileyle Başkonsolosluk’ta görevli olduğumu anlayan satıcılara kadar herkes, Ermenilere neden “soykırım” yaptığımızın hesabını sormadan edemiyordu. O dönemde Kançılarya’yı, kiraladığımız daha elverişli bir binaya taşımaya kalkıştığımızda binanın diğer sakinleri birleşerek taşınmayı engellemek için gösteri yapmış; eşyaları boşaltmak mümkün olmadığı için kamyon geri dönmek zorunda kalmıştı.

Geçmişte yaşadığımız bu sorunlar da gösteriyor ki Anayasa Konseyi Boyer Yasası’nı ifade özgürlüğüne aykırı bulsa ve iptal etse bile, Fransa’da –hatta diğer bazı AB ülkelerinde de– İttihat ve Terakki’nin tehcir politikasını aklamaya yönelik bu “dokunulmaz” politikamızla kamuoyunu lehimize çevirmek mümkün değil. Çünkü Arapça kökenli tehcir kelimesinin her ne kadar “sürgün” (déportation veya exil) değil, “nüfus nakletme” anlamına geldiğini öne sürersek sürelim, zorla göç ettirme o yıllara özgü olan ve İkinci Dünya Savaşı ertesinde Nürnberg sürecinde cezalandırılan bir eylem olarak insan hak ve özgürlüklerine dayanan yeni paradigmaya uymuyor.

Ermeni sorunu, aslında Osmanlı devletinin şu veya bu gerekçeyle ayrımcı bir muameleye tâbi tutarak zorla göç ettirdiği, bu göç sırasında malına mülküne el koyduğu ve güvenliğini sağlayamadığı etnik/kültürel farklılığı bulunan bir gruba mensup vatandaşlarının başına açtığı bir sorun. Dolayısıyla bu sorunun bir tarafında Osmanlı’nın ardılı olarak Türkiye, diğer tarafındaysa Anadolu’dan göç etmiş veya göç sırasında yakınlarını kaybetmiş olan Ermeni vatandaşlarının ardılları var. O bakımdan Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun “Anadolu topraklarından göçmüş her birey bizim diasporamızdır, dini ve mezhebi ne olursa olsun” sözleri yeni paradigmaya uygun bir yaklaşımı yansıtıyor.

Mademki Anadolu’dan göç etmiş Ermenileri bizim diasporamız görüyoruz, o halde onlara çeşitli vesilelerle dile getirdiğim gibi, “vatandaşlığın iadesi” yolunu açmakta yarar var. Çünkü talihsiz tehcir olmasaydı onlar vatandaşımız olarak zaten aramızda bulunacaklardı. Tehciri insancıl bulmuyorsak, bu politikayı uygulayanlarla değil, mağdurlarıyla empati yapıyorsak, bunu kanıtlamak durumundayız. İspanya’nın vatandaşlık talep eden Yahudilere tanıdığı olağanüstü telsik yoluyla vatandaşlık edindirme hakkını biz de Ermenilere tanımalıyız. Bu düzenlemeden dünyada sayıları yedi-sekiz milyonu bulan Ermenilerin çoğunluğu yararlanmak istemeyecek belki ama yeni paradigmaya uygun bir söylemle birlikte diasporada olumlu bir hava yaratılacağına kuşku yok.

Vatandaşlık alan Ermenilerin, varsa ellerindeki belgelerle hak talebinde bulunmaları ya da gerekiyorsa mahkemelere başvurmaları mümkün olacak doğal olarak. Ermenistan’ın taraf olmadığı bireysel temeldeki bu çözüm Türk milliyetçi çevrelerin sıkça işaret ettiği Erivan’ın toprak ve tazminat taleplerine dair kuşkuları da giderecek. Sorunun bireysel temelde böyle bir çözüme kavuşması –öne sürüldüğü gibi rövanşist emelleri yoksa eğer– Ermenistan’la ikili ilişkilerin normalleşmesinin hatta rayına oturmasının yolunu da açacak kuşkusuz.


[email protected]