Akın ÖZÇER
Akın ÖZÇER

Gazete: Serbestiyet.com

İlkeler ve karşılaştırmalar

  • 21.02.2012 00:00

Çağımızda ülkelerin karşılaştıkları sorunları aşabilmelerinin yolu evrensel demokrasi ilkelerine uygun çözümler üretmelerinden geçiyor. Bunu yapabilmek içinse, her şeyden önce, bu ilkelere dayalı bir anayasal düzene sahip olmaları gerekiyor. Evrensel ilkeleri birtakım gerekçelerle tümüyle benimsemeyen ülkelerde baş gösteren sorunlarsa, MİT Müsteşarı’nın siyasi iradenin talimatıyla PKK’ya silah bıraktırmak için yaptığı gizli görüşmeler konusunda ifadeye çağrılması sorununda olduğu gibi, ilerde başka sorunlara yol açabilecek palyatif önlemlerle çözümlenebiliyor. Peki, ama evrensel demokrasi ilkeleri bilindiğine, başka ülkelerin benzer sorunlarına nasıl çözüm getirdikleri de ortada olduğuna göre, neden aklın ve mantığın gereği yapılmıyor?

Soru bu şekilde soyut olarak yöneltildiğinde yanıtı da son derece açık. Ancak somut sorulara yanıt verildiğinde, söz gelimi “devletin istihbarat teşkilâtı hükümetin talimatıyla terör örgütüyle görüşme yapabilir mi” sorusu yöneltildiğinde, bu tür bir görüşmeyi yargılanması gereken bir girişim, hatta vatan hainliği olarak gören siyasi partiler çıkabiliyor. Asker veya polisin, kısacası devletin terörle mücadele çerçevesinde yargısız infazlarda bulunmasına şiddetle karşı çıkılması gerektiği halde bu konuda ikircikli davranan, geçmişte bu tür infazları kolaylaştırmış olağanüstü hâl uygulamalarını savunan siyasi partiler olabiliyor. Demokrasinin vazgeçilmez unsurları kabul edilen siyasi partiler evrensel demokrasi ilkelerini tümüyle içselleştiremedikten sonra aklın ve mantığın gereğini yapmak da kolay olmuyor.

Kabul etmek gerekir ki Türkiye’de ve Türk medyasında benzeri sorunları olan demokratik ülkelerle yapılan karşılaştırmalara uzunca bir süre “işime gelirse” filtresi uygulandı. Örneğin bugün terörü sonlandırmış iki demokratik ülke olan İngiltere ve İspanya’da ne zaman terörle mücadelede örnek almamız gereken bir gelişme olsa, ya bundan söz edilmemesi ya da Türkiye’nin farklı olduğu, “özel koşulları” bulunduğu çekincesiyle birlikte aktarılması uygun görüldü. Hatta filtrelemenin çok daha ilerisine gidildiği de oldu. Örneğin İspanya hakkında 90’lı yıllardan başlayarak 2007’ye kadar uzun bir süre yanlış bilgilendirme yapıldı.

Dönemin Başbakanı Tansu Çiller’in bir vesileyle dile getirdiği “Bask modeli” önerisiyle başlayan tartışmalardan rahatsızlık duyan çevrelerde, İspanya’nın terörle mücadelede aslında Türkiye’den farklı politika izlemediği gibi inanılması güç bir yalan üretiliverdi. Amaç, İspanya’yı karalamaktan çok, bugün kimsenin yinelenmesini istemediği 90’ların o karanlık politikalarının yol açtığı insan hakları ihlalleri nedeniyle Avrupa’dan gelen eleştirileri karşılamaktı. Devletin üst kademelerinde kimbilir belki de siyasetçilerin bilgisi dışında oluşturulmuş ama işin vahim tarafı dönemin Dışişleri Bakanı İsmail Cem’in BM Genel Kurulu’nda yaptığı konuşmanın satır aralarına sıkıştırılıvermişti.

İspanya hakkındaki yanlış bilgilendirme o dönemde medya üzerinden de devam etti. Türkiye’nin o yıllarda izlediği faili meçhullere yol açan hukuk dışı terörle mücadele politikasını dost İspanya’nın sırtından aklamaya dayanan bu yaklaşımı, aklıevvel mimarlarının düşündüğü gibi “milli çıkarlara” uygun bulmak mümkün değildi. Zira AB sürecindeki reformları içermeyen haliyle 82 Anayasası ile İspanya’nın 78 Anayasası’nı ve “silah bıraktırma karşılığı yasal siyaset hakkı” gibi demokratik bir ilkeye dayanan terörle mücadele politikasını eş tutmak inandırıcılığı olmayan, dolayısıyla amacına hiçbir zaman ulaşamayacak, akla ve mantığa aykırı bir girişimdi. Asıl yapılması gereken, İspanya örnek alınmak suretiyle, hem Kürt sorununu çözebilmek için siyasi reformlara hız vermek, hem de terörle mücadeleyi insan hakları ihlallerinden arındırmaktı. Benzer sorunları yaşayan ülkelerle karşılaştırma yapmanın başka bir amacı olabilir mi?

İtiraf etmem gerekir ki ilk kitabımı, İspanya ile ilgili böyle bir karşılaştırmanın yapılmasına imkân tanımak için kaleme almıştım. Başlangıçta tam da “ülkemizde bazı paralellikler kurulmasına sebebiyet vermesi bakımından sakıncalı” olarak değerlendirilmiş ve yayımlanmasına karşı çıkılmıştı. Ayrıca açık kaynaklara dayanıyor olsa da “bu hassas konuda” yazmak “İspanya tarafında tepkiye neden olabilir”(!) denmişti. Ama bu hassasiyet kendi bakanını yanlış bilgilerle yönlendirmek söz konusu olduğunda nedense hiç akla gelmezdi.

Siyasetçiler, haklı olarak iplerin hep kendi ellerinde olduğunu düşünür, kendilerine bu izlenimi veren bürokratların parmaklarının ucunda oynatılmış olabileceklerini kabul etmek istemezler. Hatta bu yönde uyarılarda bulunanlara kızarlar. Başbakan Erdoğan’ın iki gün önce dediği gibi “sınırlarını aşan her türlü girişimin yetki gaspı ve millet iradesinin çiğnenmesi” olduğunu vurgular ve “hiçbir zaman seçilmişleri atanmışlara kul etmeyeceklerinin” altını çizerler. Alkışlanacak sözler kuşkusuz.

Ama Türkiye’de evrensel ilkeleri karşılayacak reformlar siyasi iradeye karşın bir türlü yapılamaz, söz gelimi yeni anayasa konusunda bu yıl ilerleme kaydedilemezse; İngiltere ve İspanya’nın terörle mücadele politikalarının örgütlere silah bıraktırmayı sağlayan araçları bizim özel koşullarımız olduğu gerekçesiyle gözönüne alınmazsa iplerin kimin elinde olduğunu düşünmemiz gerekiyor acaba?


[email protected]

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Resmi İlanlar