• 3.03.2012 00:00

Fransa Anayasa Konseyi yasayla tanınmış soykırımların inkârını cezalandıran Boyer Yasası’nı anayasaya aykırı olduğu gerekçesiyle iptal etti. Anayasaya aykırılık gerekçesiyse, Mitterrand’nın ilk Cumhurbaşkanı seçildiği 1981’de kurulan Sol Birlik hükümetinde Adalet Bakanlığı, 1986-1995 döneminde Anayasa Konseyi Başkanlığı görevlerinde bulunmuş olan Robert Badinter’in daha önceLe Monde’da açıklamış olduğu görüşe dayanıyor. Buna göre, tarihî bir olayı “soykırım” olarak tanımlama (dolayısıyla cezalandırma) yetkisi yasamaya ait değil. Badinter bu noktadan hareketle, “Fransa’nın 1915 Ermeni tehcirini soykırım olarak tanıdığına” ilişkin 29 Ocak 2001 tarihli yasanın da iptal edilmesi gerektiğini vurgulamıştı. Zira yasama, Ermeni tehcirini “soykırım” olarak niteleyen bu yasayla yetkisini aşmıştı. Peki, ama o zaman Anayasa Konseyi bu yasayı neden iptal etmedi?

Anayasa Konseyi, her şeyden önce, iptal ettiği Boyer Yasası’nın atıfta bulunduğu 2001 yasasıyla ilgili iptal başvurusu almadığı için bu yasaya dokunmadığını açıkladı. Ama anayasa hukukçuları Konsey’in tek başına hukuki bir sonuca yol açmadığı, özü itibariyle “açıklayıcı” (déclarative) bir nitelik taşıdığı gerekçesiyle bu yasayla ilgili bir işlem yapmadığının altını çiziyor. Gerçekten de Fransa’nın tehciri soykırım kabul etmesinin hiçbir hukuki sonucu, yaptırımı yok; dolayısıyla yasadan mağdur olacak ve iptali için Anayasa Konseyi’ne başvurabilecek kimse de olmayacak. Bu nedenle tatmin olmayan Ermeni diasporası da Fransa’nın tanıdığı Ermeni soykırımının inkârının, Shoah’da (Yahudi soykırımı) olduğu gibi, mutlaka cezalandırılmasını istiyor. Ama iptal kararıyla hukuken sil baştan yapılmış ve başa 29 Ocak 2001 tarihine geri dönülmüş olunuyor.

İptal kararında altı çizilmesi gereken husus, soykırımların inkârının ifade özgürlüğüne aykırılığı değil, tehcirin soykırım olduğuna dair bir mahkeme kararı bulunmadığı için cezalandırılmasının da ifade özgürlüğüne aykırı olması. Mesela Fransa’nın taraf olduğu bir anlaşma (Londra) ile kurulan bir uluslararası mahkeme (Nürnberg) tarafından tanınan “Shoah’nın inkârını” cezalandıran Gayssot Yasası ifade özgürlüğüne aykırı değil. Eski Kıta’yı felakete götürmüş ırkçılık ve insanlığa karşı suçları savunmak veya mazur göstermek Fransa’da, birçok Avrupa ülkesinde olduğu gibi, nefret suçları kapsamında cezalandırılmaya devam ediliyor. Peki, ama o zaman tehcirin Fransa’da Shoah gibi soykırım kabul edilmesinin ne anlamı kalıyor?

Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy’nin Anayasa Konseyi’ne başvuru yapıldığında dile getirdiği yeni yasa konusunu seçim takvimi elvermediği için seçim ertesine bıraktığı basında yer aldı. Ancak bu konuda Konsey kararının benzer bir yasanın yolunu kapattığını öncelikle belirtmekte yarar var. Nitekim anayasa hukuku Profesörü Bertrand Mathieu, tarihi gerçekleri kendisi belirlediği takdirde yasa koyucunun yeni bir düşünceyi ifade suçu üretebilmesini mümkün görmüyor. Karar, hükümete “yasayı küllerinden yeniden canlandırması” imkânı tanımıyor; Büyükelçi Burcuoğlu’nun belirttiği gibi, Ermeni soykırımının inkârını suç sayan ya da cezalandıran yeni bir yasa hazırlanması için “açık kapı bırakmıyor”. Yasa ile güdülen amaç, tehcirin soykırım olduğunun mutlak doğru kabul edilmesini sağlayarak konuyla ilgili araştırmaların önünü kesmek, karşıt görüşlerin açıklanmasını engellemekse yukarıdaki soruya olumsuz yanıt vermek gerekir. Gerçekten de 2001 yasası, Gayssot Yasası gibi bir soykırım tanıyor ama ondan farklı olarak hiçbir yaptırımı bulunmuyor.

Buna karşılık Profesör Mathieu, basın özgürlüğüyle ilgili 29 Temmuz 1881 tarihli yasanın 2004 yılında değiştirilmiş 24. maddesinin 6. fıkrasına dikkat çekiyor. Bu fıkra, 1945 tarihli Londra Anlaşması eki Nürnberg Uluslararası Askerî Mahkemesi Statüsü 6. maddesinde yazılı “ insanlığa karşı suçları” kamuya açık yerlerde inkâr edenler için bir yıl hapis ve 45 bin avro hapis cezası öngörüyor. “Nefret suçları ve İnkârcılık” başlıklı yazımda altını çizdiğim gibi, söz konusu suçlar arasında “tehcir” (déportation) de sayılıyor. Yasada öngörülen koşullarda tehciri savunmak da suç olduğuna ve cezalandırıldığına göre, Bertrand Mathieu’nün şu sorusu anlam kazanıyor: yeni bir yasaya gerçekten gereksinim var mı?

1881 tarihli basın özgürlüğü yasası, René Dzagoyan’ın “Kutsal Birlik” (L’Union sacrée) başlıklı yazısında dile getirdiği “Konsey kararının Fransa’da Türk inkârcılığının yolunu açtığı” görüşünü abartılı kılıyor. Kaldı ki Fransa’da yaşayan yarım milyon nüfuslu Türk toplumunun Osmanlı’nın tehcir politikasını savunma derdi ve uğraşı içinde olduğunu söylemek makul bir yaklaşımın ifadesi değil. Tarihinle henüz yüzleşmemiş bir toplumun öz savunma güdüsüyle verdiği tepkileri, Taksim Hocalı Mitingi’nde nefret suçu işleyen ırkçıların taşıdığı pankartlarla aynı kefeye koymak mümkün mü?

Aslında Ermeni toplumunun Fransa Anayasa Konseyi kararına tepkilerinin makul sınırlar içinde kaldığını söylemek de kolay değil. Parlamento Başkan Yardımcısı Sharmazanov kalkıp “sekiz kişilik bir Konseyin aldığı kararı etkilemenin, 130 kişinin kararından daha kolay olduğuna” işaret ederek bazı imalarda bulunabiliyor. Taşnak liderlerden Giro Manoyan fikrini doğrudan dile getirmeyi yeğliyor ve Anayasa Konseyi’ne başvuran parlamenterleri “Türklerden güzel hediyeler almakla” suçluyor.

Fransa Anayasa Konseyi son kararıyla bunları hak etmiyor elbette.


[email protected]