Akın ÖZÇER
Akın ÖZÇER

Gazete: Serbestiyet.com

Kültürel çoğulculuğun başkentinde bir sempozyum

  • 31.03.2012 00:00

Geçen hafta sonu Mardin’de Artuklu Üniversitesi ve Şarkiyât Araştırmaları Derneği’nin birlikte düzenlediği “Anayasa: tecdîd ve istikbal – demokratik bir anayasanın çerçevesini çizmek ” başlıklı sempozyuma konuşmacı olarak katıldım. Şimdiye kadar yeni anayasa ile ilgili hiçbir konferansın başlığında yer aldığını görmediğim “tecdîd” ve “istikbal” gibi Arapça kökenli kelimelerle belli ki kentin çok dilliğine ve kültürlülüğüne dikkat çekilmek istenmişti. Çeşitli uygarlıklara evsahipliği yapmış bu kentte Türkçenin yanı sıra Arapça, Süryanice ve Kürtçe de konuşuluyor. Bu çok dillilik, üniversiteye bağlı Yaşayan Diller Enstitüsü’nün varlığına da anlam kazandırıyor. Enstitü’nün bu adı almasının öyküsü Roni Margulies’in son yazısında anlattığı gibi biraz farklı olsa da.

“Yaşayan diller” kavramı, üniversitede Kürt Dili ve Edebiyatı adıyla bir anabilim dalı açılmasına alternatif olarak geliştirilmiş. Bu formülü eleştirmek de, ama belki Kürtçe akademik çalışma yapmanın bir yolu olarak değerlendirmek de mümkün. Zira Anayasa’nın 42. maddesinin son fıkrası “Türkçeden başka hiçbir dil eğitim ve öğretim kurumlarında Türk vatandaşlarına anadilleri olarak okutulamaz ve öğretilemez” diyor. Yeni Anayasa’da demokratik hukuk devletine yakışmayan böyle bir fıkranın yeri yok elbette. Ama anadilde eğitimin önünü tıkayan bu düzenlemenin bugüne kadar gerçekleştirilen Anayasa değişikliklerinin kapsamına neden alınmadığı ayrı bir soru işareti olarak önümüzde duruyor.

Kabul etmek gerekir ki kart-kurt hikâyeleri, Kürtçe diye bir dilin olmadığı safsatalarıyla bir dönem askerlik yapan gençler (üniversite mezunları dâhil) başta olmak üzere insanların beynini yıkamakla bir anadili yok etmek mümkün değildi. Öyle olsaydı General Franco’nun kırk yıllık diktatörlüğü döneminde yasakladığı Baskça gibi sadece Kilise çevrelerinde ve kırsal kesimde konuşulan ve fiilen ölmekte olan bir dil çoktan yok olurdu. Oysa Baskçanın yasaklanmasıyla birlikte bu dili öğreten gizli bir örgüt (EKİN) ortaya çıkmakla kalmadı, halktan gördüğü destekle ne yazık ki ilerde şiddeti araç olarak kullanacak bir örgüte (ETA) de dönüştü.

Baskça ya da “euskara”, konferansın ademimerkeziyetçilik konulu ilk oturumunda ana hatlarını aktardığım İspanyol Anayasası’nın ilgili hükümleri (Madde 3) uyarınca, artık Bask Ülkesi özerk topluluğuyla sınırlı olmak kaydıyla İspanyolca ile birlikte ikinci resmî dil niteliği taşıyor. Franco döneminde Bask dili yasaklanmasa ve baskı altında tutulmasaydı bugün belki Baskların anadili olarak kalacak, ayrıca yöresel resmî dil niteliği kazanmayacaktı. Basklara talep ettikleri takdirde ve ölçüde bireysel temel hak olarak “anadilde eğitim” hakkı tanınacak ama bu dilin bugün olduğu gibi adeta küllerinden canlanması belki hiç mümkün olmayacaktı.

Bugün Türkiye’de muhalefet partileri CHP ve MHP anadilde eğitime karşı çıkıyor; AK Parti’nin konuyla ilgili tutumunun da net olduğu söylenemez. Oysa altını her vesileyle çizdiğim gibi anadilde eğitim kolektif değil topluca kullanılan bireysel bir hak. Zira bu hakkın öznesi birey, kendi kaderini belirlemede olduğu gibi millet veya halk, yani bir insan topluluğu değil. Liberal demokrasilerde kimsenin hangi gerekçeyle olursa olsun bireysel temel hak ve özgürlüklere karşı çıkma hakkı yok. Yeni anayasa çalışmaları bu nedenle sürüncemeye girer ve başka bir bahara kalırsa, bugün sadece BDP’nin savunduğu demokratik özerklik ve özerk bölgelerle sınırlı ikinci resmî dil talepleri belki ileride yaygınlaşabilir. Aklın yolu sorunları yumurta kapıya dayanınca değil zamanında çözmekten geçiyor çünkü.

Türkiye’nin yumak haline gelmiş sorunlarına bakıldığında, aklın yolundan gitmediği ve çözüm yerine çözümsüzlüğü benimsediği sonucunu çıkarmak mümkün. Bunun neden böyle olduğu ayrı bir tartışma, dolayısıyla yazı konusu. Sorun aslında 20’li, 30’lı yılların siyasi fikir yapısıyla hareket ettiği halde çağdaş olduğunu sanan bir zihniyetin şu veya bu şekilde siyasete hâkim olmasından kaynaklanıyor. Bu zihniyete bir şey kabul ettirebilmek için aradan yıllar geçiyor. Örneğin Kürtçe TV için 2000 yılında Türkiye’yi böler safsatasıyla yer yerinden oynuyor ve Türkiye tam dokuz yıl kaybediyor. 2007’de yeni anayasa yapılmasın diye halkın oyuyla seçilmiş bir partiyi kapatmaya dahi kalkışan bu zihniyet bugün Kürt sorununu çözecek demokratik bir anayasaya izin verir mi bilmek kolay değil. Sadece vesayet kurumlarına hâkim olmakla kalmıyor, aynı zamanda siyasi partilere de sızmış bulunuyor çünkü.

Tarihî Kırklar Kilisesi’nin çanlarının Ulu Cami’nin ezan sesine karıştığı sokaklarında dört dilin konuşulduğu bir kent Mardin. Nüfusu sadece 80 bin belki ama bu özellikleriyle farklılıkların birarada yaşandığı bu kent çokkültürlülüğünü güvenceye alacak yeni anayasayı herkesten daha çok istiyor sanki. Yoğun katılımlı sempozyumun kahve molalarında konuşmacılara yöneltilen sorulara ve dile getirilen görüşlere bakılırsa böyle bir izlenim edinmek mümkün.

Yeni anayasanın, Artuklu Üniversitesi’nin sevilen rektörü Prof. Dr. Serdar Bedii Omay’ın açılış konuşmasında dile getirdiği gibi, insanları tek tipleştirmeye çalışan zihniyete karşı “farklılıklardan oluşan ahenge” dayanması önem taşıyor. Bunun güvencesini ise, bölge insanının zaten özümsemiş olduğu ilk bakışta görülen birarada yaşama kültürü oluşturuyor.


[email protected]

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Resmi İlanlar