• 7.04.2012 00:00

Geçen yazımda Başbakan Erdoğan’ın “terör örgütü ile sonuna kadar mücadele, siyasi uzantısıyla da müzakere” olarak açıkladığı “yeni” denen terörle mücadele stratejisini irdelemeye çalışmıştım. Siyasi muhatabın elinde silah tutanlar değil de, “siyasi uzantı” sözcüğüyle ifade edilen “demokratik yollardan seçilmişler” olmasının teorik düzlemde doğruluğuna işaret etmiş, ancak stratejinin tam olarak değerlendirilebilmesi için konuyla ilgili bazı ayrıntılara açıklık getirilmesi gerektiğinin altını çizmiştim. Bu ayrıntıların neler olduğunu, Başbakan’ın AK Parti toplantısındaki konuşmasında iyi incelediğini belirttiği ama İngiltere ile birlikte örnek gösterilmesinden hoşlanmadığını ima ettiği İspanya üzerinden anlatmaya çalışmıştım.

Vurgulamak istediğim husus, sorunun iki veçhesi dolayısıyla iki muhatabının bulunduğu, mücadele edilen PKK ile bazı hallerde, ateşkesi zorlamak için veya silah bırakmayı kabul etmesi durumunda masaya oturulmasının sözkonusu olacağıydı. Başbakan konuşmasında “biz hükümet olarak terör örgütünü asla muhatap almayız, terör örgütüyle asla masaya oturmayız” derken, bu olasılıkları gözardı etmekle kalmıyor, bu amaçla yapılan Oslo görüşmelerinin de arkasında durmuyordu. Emre Uslu gibi PKK’yı yakından izleyen uzmanlar silah bırakmanın bu dönemde örgütün gündeminde olmadığını vurguluyor. Ancak bir strateji oluşturulurken her olasılığın öngörülmesi gerekiyor. Bu bağlamda arzu edilen olasılıkların başında gelen silah bırakmayı özendiren yasal bir düzenlemeye neden gidilmediğini anlayabilmiş değilim.

Bu gereksinimi ortaya koymak için yazılarımda İspanya’nın terörle mücadele politikasının temelini oluşturan Ajuria Enea Paktı (1988) ve Terörizme karşı Özgürlükler Anlaşması’na (2000) hep atıfta bulunuyorum. Topluma yeniden kazandırmayı da düzenleyen bu hukuki metinler, “silah bırakma karşılığı yasal siyaset yolunu” açarken, terör örgütüyle siyasi konuların müzakeresini de yasaklıyor. Zira terör örgütünün siyasi muhatap olarak kabul edilmesi, şiddetin araç olarak kullanılmasının ödüllendirilmesi, sorunların çözümü için verilen siyasi mücadelenin de cezalandırılması anlamına geliyor. Demokratik bir hukuk devletine özgü bu temel ilkelerin, “Türkiye’nin İspanya’dan farklı olduğu” gerekçesiyle gözardı edilmesinin kabulü mümkün değil. Kaldı ki Başbakan Erdoğan’ın örgütün “siyasi uzantısıyla müzakere” olarak açıkladığı husus zaten bu ilkelerden biriyle örtüşüyor.

Türkiye’nin büyük eksikliği, özendirici olmayan Ceza Kanunu’muzun “etkin pişmanlık” başlıklı 221. maddesinin silah bırakan örgüt militanlarının topluma kazandırılmasını düzenleyen tek yasal metin olması. Silah bırakmanın bugün PKK’nın gündeminde bulunmaması bu konuda yasal bir düzenleme yapılmamasına gerekçe oluşturmuyor. Örgüt ve militanlarının silah bırakmaya karar aldıklarında neyle karşılaşacaklarını önceden bilmelerinin, politikacıların ara sıra ortaya attığı “af” söylemlerinden çok daha özendirici olduğunu kabul etmek gerekiyor. Böyle bir düzenleme silah bırakmanın yarın, öbür gün gündeme geleceği anlamını da taşımıyor doğal olarak. Örneğin ETA İspanya’da 1988’den beri yürürlükte bulunan özendirici mevzuata karşın silah bırakmaya ancak 20 Ekim 2011’de karar vermiş bulunuyor. Ama yasal düzenleme olmayınca, Habur’daki gibi iyi niyetli girişimlerin başarıya ulaşması da mümkün olmuyor.

Başbakan Erdoğan’ın konuşmasına dönecek olursak, PKK ile sözünü ettiğim topluma yeniden kazandırma görüşmeleri (birinci masa) varsayımını es geçerken, örgütle BDP arasındaki ilişkinin altını kalın çizgilerle çiziyor ve soruyor: “Neyi konuşacağım sizinle? Sizin bir defa kendi iradeniz var mı? Siz kendi iradenizle hareket etme özgürlüğüne sahip misiniz?” PKK ile BDP arasındaki ilişki kimse için sır değil elbette. O bakımdan Başbakan’ın “bizim muhatabımız, terörle arasına mesafe koymuş, terörün vesayetinden kurtulmuş, terör örgütünden emir almayan yani kendisine ait bir iradesi olan siyasetçilerdir” sözlerini, BDP ile görüşmeyi yerine getirilmesi mümkün olmayan koşullara bağladığı şeklinde yorumlamak mümkün. Oysa ikinci masaya oturmanın temel koşulu, Başbakan Erdoğan’ın örnek gösterilmesini istemediği ülkelerde, şiddetten arındırılmış ortamın (ateşkes ilânı) yaratılması olabilirdi.


Siyasi sorunların ele alındığı ikinci masada BDP ile birlikte, Hak-Par, KADEK temsilcileri ile çoğu AK Parti’li bölge milletvekillerinin de yer almaları gerekiyor.
 Türkiye’nin İspanya gibi demokratik anayasası olmadığı için görüşmelerin ağırlıklı olarak demokratikleşme ve yeni anayasa sürecine odaklanmasında yarar var. “Sizinle neyi konuşacağım” diye soran Başbakan Erdoğan’a, AK Parti’nin yukarıda yer alan formatta ve örneğin “Kürt sorununu nihaî çözüme kavuşturacak siyasi reformlar ve yeni anayasaya yansımaları” konusunda görüşmeler düzenlemesi önerilebilir.

Yeni anayasanın gündemde olduğu mevcut konjonktürde, birinci masayı gözönüne almayan ve BDP’nin yanı sıra, Hak-Par ve KADEK gibi şiddetle arasına mesafe koymuş partileri de dışlayan bir söyleme yönelerek, Kürt sorununun çözümünde mesafe kaydedilmesi hiç kolay değil. Ayrıca bugün dünyada demokratik hukuk devletinin terörle mücadelesine örnek oluşturan İngiltere ve İspanya’nın deneyimleri, 90’lı yıllarda olduğu gibi, “biz farklıyız” yaklaşımıyla gözardı ediliyorsa iyimser olmak için pek bir neden de kalmıyor.


[email protected]