• 21.04.2012 00:00

 Türkiye’de askerin 12 Eylül darbesinden başlayarak eksik demokrasimize yaptığı ve yapamadığı müdahaleler bugün yargının önünde bulunuyor. Resmin geneline bakıldığında, 1980’de yönetime el koyan ve Türkiye’yi ne yazık ki dünyadaki gidişatın aksine 82 Anayasası gibi demokrasi ve temel hak ve özgürlükleri kısıtlayan bir anayasaya mahkûm eden askerin, bu da yetmezmiş gibi siyasete sürekli müdahale ettiği, müdahale koşullarını yaratmak için eylem planları yaptığı açık bir şekilde anlaşılıyor. 12 Eylül’den geriye doğru gidildiğinde, bu alışkanlığın aslında tek parti dönemi bittikten sonra başladığını ve seçilmiş hükümetlere belirli politikaların dayatıldığını görmemek için herhalde kör olmak gerekiyor.

Aslında Türkiye’nin 20’li, 30’lu yıllarda Atatürk inkılâplarıyla çağdaşlaşmaya giden yolda önemli adımlar attığını kabul etmek gerekir. Nitekim reformlar o dönemde Avrupa’nın başta laik Fransa olmak üzere birçok ülkesinde alkışlanmıştı. Özellikle Fransa’da Başbakan Edouard Herriot başta olmak üzere birçok düşünürün Atatürk reformları üzerine sarf ettikleri övgü dolu sözleri bu köşeye sığdırmak mümkün değil doğrusu.

Ne var ki Cumhuriyet’in kuruluşunda taraf, tek parti iktidarında ortak olan asker, İkinci Dünya Savaşı ertesinde uluslararası arenadaki gelişmeleri doğru okuyamadı. Çağdaşlığın demokrasiden geçtiğini, demokrasinin de laiklikten ve Atatürk reformlarından ibaret olmadığını kavrayamadı. Demokrasilerde askerin siyasetten temelli çekilmesi gerektiğini gözardı etti. Kimbilir belki iki kutuplu dünyaya ve Sovyet tehdidine karşı NATO’da sahip olduğu ağırlıklı role güvendi. Siyasete sürekli müdahale ettiğinden, hem içeride demokrasimizi geliştirememiş, hem Avrupa Konseyi gibi üye olduğumuz kuruluşların yükümlülüklerini yerine getirememiş olduk ve çağdaş dünyanın bir hayli gerisinde kaldık.

Öyle sanıyorum ki Helsinki Zirvesi, askerin çağdaşlaşmadan yana sivil kesimle bütünüyle ayrıştığı sürecin başlangıcını oluşturuyor. Nitekim MGK Genel Sekreterliği, 28 Şubat’la “irtica”, Öcalan’ın yakalanmasıyla terör ve bölünme olarak adlandırılan “iç tehditlerin” aşıldığı ve AB üyeliğine giden yolun açıldığı böylesine elverişli bir dönemde dahi, Kopenhag siyasi ölçütlerinin belkemiğine karşı çıktı. O dönemde bürokraside reform çalışmaları yapanların tanık olduğu “daha çok demokrasiye direnişin” darbeler ve eylem planlarının yargılandığı bugünkü “yüzleşme sürecinin” başlangıcını oluşturduğunu söylemek mümkün.

Türkiye’nin ilk Ulusal Programı’nı hazırladığımız o dönemde MGK Genel Sekreterliği’nin reform önerilerimize nasıl karşı çıktığını yeri geldikçe ayrıntılarıyla yazıyorum. Ama itiraf etmem gerekir ki beni o zaman en çok Genel Sekreterlik’te görevli bir generalin Müsteşar Yardımcımıza söylediği “Biz Lausanne’nın azınlıklarla ilgili hükümlerine de karşıyız” sözü hayal kırıklığına uğratmıştı. Bu söz, Bakanlığı da ayağa kaldırmış, hatta ertesi gün Lausanne’a destek ifade eden bir Bakanlık bildirisi yayınlanmıştı. Öyle ya biz bir yandan azınlık vakıflarının sorunlarını çözümlemeye çalışır, diğer yandan Kürt sorununa makul bir çözüm ararken bu tuhaf yaklaşım da nereden çıkıyordu?

Sözünü ettiğim general şimdi Silivri’de darbe girişiminde bulunmak iddiasıyla açılan davalardan birkaçında tutuklu olarak yargılanıyor. Aslında darbe girişimleri ve siyasete müdahalelerin yargı sürecine taşınmasına öncelikle demokrasinin vazgeçilmez unsurları olan siyasi partilerce destek verilmesi gerekiyor ama gel gör ki demokrasiyi engelleyenlere değil de muhaliflerine karşı çıkan partilerimiz var.

Söz gelimi CHP, arkasında durduğu Silivri sanıklarını aklamak için her yola başvurmaya kararlı görünüyor. Cumhuriyet mitinglerinde “AB Türkiye’yi bölüyor” sloganını atanlarla birlikte hareket eden ana muhalefet partisi, görülmekte olan davaları itibarsızlaştırmak için şimdi AB’den medet umuyor olmalı ki KPK (Karma Parlamento Komisyonu) üyesi Umut Oran AP üyelerine bir mektup gönderiyor. Bu mektupta, Türkiye’de hiç darbe olmazmış, onlar da bunu bilmezlermiş gibi Balyoz Darbe Planı’nın düzmece olduğunu savunuyor. Ayrıca danışmanları sanki nasıl bir parti olduğunu AP üyelerine söylemeyecekmiş gibi CHP’nin bu davayı “insan hakları bazında” ele aldığını öne sürüyor.Yeni anayasaya vesayetin güvencesi olan ilk üç maddenin taşınmasını “kırmızıçizgi” ilân edecek, anadilde eğitim gibi temel hak ve özgürlüklere soğuk bakacak ama “insan haklarını savunuyorum” diyecek ve herkes buna inansın isteyeceksiniz, tuhaf doğrusu.

Genel Başkan Kılıçdaroğlu, belki bu tuhaflığı giderme arzusuyla dün CHP’nin “darbe temizliği için demokrasi paketini” açıkladı. CHP lideri eleştirilerime hak verircesine “ülkemizde demokrasi varmış gibi bir oyun oynamaktan vazgeçelim” dedi. Çok doğru; başta CHP olmak üzere herkes bu oyundan vazgeçmeli, başkalarının paketine hayır diyeceğine kendi paketini ortaya koymalı, yeni anayasa için koyduğu kırmızıçizgileri kaldırmalı ve Silivri sanıklarının arkasından çekilmeli ki eski ve Kılıçdaroğlu’nun dediği gibi “yeni kuşaklar demokrasinin ne olduğunu öğrensin”.

CHP’yi eleştirmek, AK Parti’yi aklamak anlamına gelmiyor kuşkusuz. Geçen yazılarımda altını çizdiğim gibi, hükümet de bazen sınırları atanmışlarca belirlenmiş politikaları yürütmek zorunda kalıyor. İşte içeride Kürt, dışarıda Kıbrıs ve Ermeni sorunları, seçilmiş hükümetlerin üzerinde adeta Demokles’in kılıcı gibi sallanıp duruyor. “Game over” demek için daha çok erken, bilmem farkında mısınız?


[email protected]