Akın ÖZÇER
Akın ÖZÇER

Gazete: Serbestiyet.com

Hollande ve Türk-Fransız ilişkileri

  • 28.04.2012 00:00

 Bir önceki yazımda Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ilk turunda birinci sırayı alan ve anketlere göre sandıktan çıkması beklenen sosyalist aday François Hollande’la Fransa’nın Türkiye politikasında kimilerince nüans sayılabilecek olumlu bir değişiklik olacağına dikkat çekmiştim. Bu nüansı önemli bulmayanlar için Türkiye açısından “Hollande veya Sarkozy, ne fark eder?” belki ama nüanslar iyi değerlendirildiğinde kapıların kapanmasını önleyebildiği gibi ilişkilerin geliştirilebileceği manevra alanları da yaratabilir.

 
Türk-Fransız ilişkilerinde bugün sorun yaratan “Ermeni tehcirinin soykırım olduğunun inkârının cezalandırılması” konusu, geçen yazımda altını çizdiğim gibi, iki adayın artık buluştuğu bir çizgiyi oluşturuyor. Hollande ve Sarkozy, 24 nisanda Paris’te Kanada Meydanı’ndaki Erivan Bahçesi’ne gelerek “soykırım kurbanlarını onurlandırıyor”. Hollande, seçildiği takdirde buraya her yıl gelme ve Anayasa Konseyi’nin iptal kararını dikkate alan yeni bir inkâr yasası çıkarma sözü veriyor. O ayrıldıktan sonra meydana gelen Sarkozy anıta çiçek koyuyor ve Ermeni toplumuna benzer sözler söylüyor. Jean Eckian da haklı olarak, ertesi günkü Nouvelles d’Arménie’de, iki Cumhurbaşkanı adayının aynı çizgide ve aynı meydanda buluşmasını, “sadece Fransa’daki değil dünyanın dört bir yanındaki Ermeni halkı için tarihî bir olay” olarak nitelendiren bir yazı yayımlıyor.
 
Fransa’da iktidar alternatifi iki partinin Ermeni konusunda aynı çizgide buluşması birden bire olmadı elbette. Sarkozy’nin partisi UMP, Helsinki’de destek olduğu AB adaylık sürecimize 2003’ten itibaren karşı çıkmaya başlarken, Türkiye’nin üyelik hedefini ilke olarak destekleyen Sosyalist Parti (PS) ise Ermeni konusunda bugünkü noktaya doğru ilerliyordu. O dönem Ermeni toplumunun “soykırımı tanımanın AB siyasi ölçütlerine dâhil edilmesi” talebine destek veren sosyalistler vardı. “Siz soykırımı tanımadan AB’ne gireceğinizi mi sanıyorsunuz” diye bizleri terslerlerdi; bugün de benzer sözler sarf ediyorlar kuşkusuz.
 
İkili ilişkilerin içinden çıkılmaz bir yönde ilerlediğini görmeyen, daha doğrusu görmek istemeyen Dışişleri Bakanlığı konuyla ilgili açıklamasında, daha öncekilerde yaptığı gibi, Cumhurbaşkanı adaylarının 24 Nisan’a katılmalarını yine seçimle ilgili kaygılarla açıklıyor. Ardından Türkiye’nin beklentilerini vurguluyor: “Önde gelen Fransız siyasetçilerden beklenen, nefreti körüklemek değil, bilgi temelinde ve devlet adamı sorumluluğu ile hareket ederek Türklerle Ermenilerin birlikte adil hafızaya ulaşmalarını destekleyici mesajlar vermeleridir.” Bakanlığın tehciri “büyük felâket” olarak niteleyen Başkan Obama’ya da “ABD gibi önemli bir müttefikimize düşen” gibi tepeden bakan bir ifadeyle ne yapması gerektiğini hatırlattığı dikkate alındığında, Türkiye’nin bu konudaki politikasını inatla sürdüreceği anlaşılıyor: “İlgili ülkeler arasında çözüme kavuşturulması gereken bir konuda dışarıdan sunî dayatmalarla sonuç alınması mümkün değildir.” Bu, sürdürülebilir bir politika değil ama ayrı bir tartışma konusu oluşturuyor elbette.
 
Hâl böyle olunca Hollande’ın Cumhurbaşkanı seçilmesini ve haziran ayındaki genel seçimlerden bir PS çoğunluğunun çıkmasını, Anayasa Konseyi’nin iptal ettiği soykırımın inkârını cezalandıran yasa nedeniyle krizde bulunan Türk-Fransız ilişkilerini tek başına onaracak bir faktör olarak görmemek gerekir. Bununla birlikte, Hollande’ın yeni bir inkârın cezalandırılması yasasıyla işe koyulmayacağını varsayarsak, ikili ilişkileri Türkiye’nin bloke edilmiş AB üyelik süreci üzerinden harekete geçirmesi mümkün olabilir. Çünkü PS’in Türkiye’ye bakış açısı, Sarkozy’nin “ölçütlerini yerine getirse bile Türkiye asla AB üyesi olamaz” olarak özetlenebilecek politikasından farklı.
 
Aslında sosyalistler Türkiye dâhil her aday ülkenin AB ölçütlerini yerine getirdikleri takdirde üye olmalarını destekliyor. Hollande seçim kampanyasında bunu doğrudan değil, tersinden dile getirdi belki ama burada sözünü ettiğim nüansı kaçırmamak gerekiyor. Hollande diyor ki “Önümüzdeki beş yıl içinde Türkiye üyelik koşullarını yerine getiremeyecek. Bunu Türkler kendileri de kabul ediyor, üyelik için en erken 2020 yılından söz ediyorlar.” Bu politika, Sarkozy gibi Türkiye’ye oyunun başında kırmızı kart gösterilmesinden çok farklı. Fransız siyasetçiye “Türkiye’nin üyeliği daha çok uzakta”, Türk siyasetçiye ise “AB üyesi olmamız mümkün” diyebilmek fırsatını tanıyor.
 
Fransa tarafının özellikle önem verdiği ikili ekonomik ilişkilerin siyasi konulardaki krizlerden etkilenmemesi için Türkiye’nin AB perspektifinin korunması şart. 2011 rakamlarıyla Türkiye, ABD ve Çin’den sonra Fransa’nın AB dışındaki üçüncü ekonomik ortağı konumunda olduğuna göre, Elysée’nin yeni sahibinin böyle bir fedakârlıkta bulunması atla deve değil. Sonuçta iki ülke arasındaki ekonomik ilişkilerin önemini gözeten gerçekçi bir politika bunu gerektiriyor.
 
AB perspektifimizin korunması, bazıları Fransa tarafından bloke edilmiş birçok müzakere faslının açılması anlamına geliyor. Ama Nicosia’nın AB dönem Başkanlığını üstleneceği önümüzdeki dönemde üyelik sürecimizi işletecek adımların atılması pek kolay değil. Sonuçta Kıbrıs ve Ermeni sorunlarına ilişkin devlet politikalarımız, bir önceki yazımda altını çizdiğim gibi, Türk-Fransız ilişkilerini de rehin alıyor; önümüzdeki dönemde de almaya devam edecek anlaşılan.
 
 

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Resmi İlanlar