Akın ÖZÇER
Akın ÖZÇER

Gazete: Serbestiyet.com

Darbelerin parmak izleri

  • 1.05.2012 00:00

 12 Eylül’ün yargılanmasıyla başlayan askerî darbelerle hesaplaşma süreci, bir yandan 28 Şubat postmodern darbesini kapsayacak şekilde genişlerken, öte yandan darbe ürünü mevcut anayasanın meşruiyeti sorununu ortaya koyuyor. TBMM Başkanı Cemil Çiçek’in hafta sonu İstanbul’da katıldığı bir panelde altını çizdiği gibi, “12 Eylül yargılanırken, yargılananların yaptığı anayasa ile yola devam edilmesi mümkün değil.” O bakımdan yeni anayasa ile ilgili çalışmalarına başlayacak olan TBMM Uzlaşma Komisyonu’nun bu gerçeğin ışığında hareket etmesi, daha açık bir ifadeyle 12 Eylül sanıklarının iradesini “kurucu”, mevcut anayasanın başlangıç bölümü ve ilk üç maddesini “değişmez” kabul etmemesi gerekiyor. Aksi takdirde yeni anayasaya yargılanan darbenin parmak izleri taşınır ki bu durumda yenilenen, anayasa değil darbe olur herhalde.

Darbelerin parmak izlerini sadece anayasa ve yasalar taşımaz elbette. Bu izlere yargının aldığı bazı kararlarda veya atanmışlarca belirlenen devlet politikalarında da rastlanılır. 27 Nisan e-muhtırası ardından Anayasa Mahkemesi’nin aldığı 367 kararını ya da Danıştay’ın 19 Mayıs kutlamalarına ilişkin son kararını bu türdeki yargı kararlarına örnek olarak gösterebiliriz. Zira bu kararlarla seçilmişlerin siyaset alanı daraltılmış ve sonuç itibariyle milli irade sınırlanmış olmaktadır. Bir bayramın nasıl kutlanacağına seçilmiş hükümetin değil de, yüksek mahkemenin karar verdiği bir rejimi demokratik olarak nitelemek kolay değil kuşkusuz.

Aslında seçilmiş hükümetlerin sahip çıktığı devlet politikalarının da sonuç itibariyle siyaset alanını daralttığını söylemek mümkün. Ancak hükümetler uymak zorunda oldukları yargı kararlarından farklı olarak, bu politikaları örneğin Kıbrıs veya Ermeni konusunda olduğu gibi ya kendiliğinden benimser ya da benimsemeye bürokratlarınca ikna edilir. O bakımdan seçilmişler devlet politikaları yürüttüğünde, kendi rızalarıyla daraltılmış bir siyaset alanından söz etmek belki daha doğru olur. Bununla birlikte 82 Anayasası bir vesayet rejimi vücuda getirmiş olduğu için siyasi seçeneklerin tümünün siyasetçiye sunulup sunulmadığını ya da ikna sürecinde ideolojik bir yönlendirmenin yapılıp yapılmadığını ayrıca araştırmak gerekir. Bürokratik elitlerinin siyasi ağırlığı bakımından Türkiye incelenmeye değer ülkelerin başında geliyor çünkü.

Başbakan Erdoğan hafta sonu MUSİAD Genel Kurulu’nda yaptığı konuşmada siyasette, hukukta, ekonomide, dış politikada, “jakobenlerin, seçkinlerin, elitlerin” egemenliğinin artık sona erdiğini müjdeledi. Ama Başbakan’ın bu müjdesi, hükümet en azından örnek gösterdiğim Kıbrıs ve Ermeni sorunlarına ilişkin olarak bürokratik elitlerin on yıllardır her hükümete dayattığı devlet politikasını izlemeye devam ettiği için sadece bir iyi dilek beyanı niteliği taşıyor. Dolayısıyla en azından dış politika alanındaki bazı değişikliklerin elitlerin egemenliğine son verildiği şeklinde yorumlanması pek doğru değil.

Başbakan Erdoğan Genel Kurul konuşmasında ayrıca bugüne kadar gerçekleştirilen darbelerden kimlerin nemalandığının ortaya çıkarılmasının önemine işaret etti. Daha çok 28 Şubat ve darbenin ekonomik sonuçlarına parmak basan Başbakan, bu sürecin tüm aktörlerinden hesap sorulması gerektiğinin de altını çizdi: “Eğer bunun mimarları, mühendisleri, kuklaları, piyonları, emirle yazı yazanlar, psikolojik harekâtlara ruhlarını satanlar deşifre olmazsa, bunlardan hesap sorulmazsa, aynı felâketi çocuklarımız da, torunlarımız da yaşayacaktır.”

28 Şubat ve tüm darbelerin parmak izlerini var olduğu her yerde aramak önemli bir siyasi taahhüt kuşkusuz. Ama bu izlerin öncelikle hükümetleri kuşatan ve siyasetçilere devlet politikalarını adeta dayatan asker ve sivil bürokrasi içinde sürülmesi gerekiyor. Askerî bürokrasinin sivil denetim altına alınması ancak asker-sivil ilişkilerinin demokratikleşmesiyle, dolayısıyla yapılacak yeni anayasa ile gerçekleştirilebilecek bir konu. Sivil bürokrasiye gelince, demokratik ülkelerdeki uygulamalardan farklı olarak, Türkiye’de askerlerde olduğu gibi bir tür “siyasetten özerklik” var. O bakımdan bakanlıklarda çoğu özel kalem ve danışmanlıklarla sınırlı birkaç siyasi nitelikli isim değişikliği yapıldığında “kadrolaşma” yaygarası koparılıyor. Oysa siyasetçinin dokunmaması istenen sivil bürokraside ve özellikle üst düzey mevkilerde tam da Başbakan Erdoğan’ın şikâyetçi olduğu zihniyete sahip olanlar çoğunlukta bulunuyor.

Kabul etmek gerekir ki 12 Eylül rejimiyle kurulmuş, 28 Şubat ve 27 Nisan’la gücünü göstermiş bu vesayet sisteminde bürokratik elitler daha siyasi iktidarların denetiminde değil. Tayin ve terfilerde siyasetçilerden çok kendilerini rejimin sahibi görenlerin sözü geçiyor. Vesayet sistemi, el üstünde tuttuğu “yetenekli” bürokratları ile “laiklikle barışık olmayan” hükümetleri adeta kuşatıyor. Siyasi cenahtan tayin ve terfilere müdahaleler belirli bir ölçüyü geçtiğinde “torpil” ilân edilirken “çizgileri belli” aynı isimler üst düzey kadroları dolduruyor. Sistemin kazananları ve kaybedenleri var elbette ama ne hikmetse bunlar kim iktidar olursa olsun özünde hiç değişmiyor. Vesayet sisteminin henüz sona ermediği de buradan anlaşılıyor zaten. O bakımdan Başbakan’ın niyeti elitlerin egemenliğine gerçekten son vermekse, darbelerin parmak izlerini öncelikle bürokraside sürmesi önem taşıyor.


[email protected]

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Resmi İlanlar