• 5.06.2012 00:00

 UCD, İspanya’da demokrasiye geçiş döneminin başbakanı Adolfo Suárez’in demokratik seçimlere giderken kurduğu Demokratik Merkez Birliği’nin “Unión de Centro Democrático” kısaltılmış adı. Aslında 14 partiden oluşan bir partiler koalisyonu olan UCD muhafazakâr Hıristiyan demokratları, Sosyal demokrat ve liberallerle İspanya’nın demokratikleştirilmesi hedefi doğrultusunda biraraya getirmişti. En genç parti olmasına karşın 15 Haziran 1977 seçimlerinden salt çoğunluğa ulaşamasa da yüzde 34,6 oyla birinci parti çıkan UCD, ana muhalefet partisi Sosyalist İşçi Partisi (PSOE) ile işbirliği halinde geçiş sürecini demokratik bir anayasayla taçlandırmıştı.


12 Haziran genel seçimlerini İspanya’nın diktatörlükten sonraki ilk demokratik seçimlerine, AK Parti’yi de üstlendiği misyon bakımından UCD’ye benzetmek mümkün.
Türkiye, Avrupa’daki gibi partiler koalisyonlarına alışık değil ama partilerin birbirinden farklı hatta bazen taban tabana zıt siyasi eğilimleri birleştirdiğine daha önce ANAP’la tanık olmuştuk. AK Parti’nin de, muhafazakâr kimliğini korumakla birlikte 2007’de liberal ve sosyal demokrat isimlere açıldığını görmüştük. Ama 12 Haziran seçimleri AK Parti’ye, siyasi açılım yapmadığı hatta bazı liberal isimlerin üstünü çizdiği halde, tarihinin en büyük zaferini getirdi. Bu nedenle 12 Haziran’ı AK Parti’nin halkoyuna sunulan Anayasa paketiyle üstlendiği ve yeni anayasa hedefiyle güçlendirdiği Türkiye’yi demokratikleştirme misyonu bağlamında okumak gerekiyor.


İspanya’da UCD, ana muhalefet partisinin desteğiyle, ülkenin ilk demokratik anayasasını halkoyu aşaması dâhil 18 ay gibi kısa bir süre içinde yaptı.
 İspanya’da “anayasanın babaları” olarak adlandırılan yedi âkil adamdan üçü (CisnerosPérez LlorcaHerrero y Rodríguez de Miñón) UCD mensubuydu; o bakımdan 78 Anayasası UCD ile özdeşleşti. 1978 referandumundan sonra ülkeyi demokratikleştirme misyonunu yerine getirmenin karşılığını almak için erken seçimlere (Mart 1979) götüren UCD’nin oylarını arttırarak iktidarını pekiştirdiğini görüyoruz.Türkiye’ye sivil bir anayasa kazandırarak demokratikleştirme misyonunu başarıyla yerine getirecek bir AK Parti’nin de karşılığını sandıkta almasını doğal karşılamak gerekir.

Ne var ki İspanya’da UCD ikinci iktidar döneminde yeni anayasayla getirdiği özerklikler sistemine bir türlü entegre edemediği ETA’ların (ETA-M ve ETA-PM) Bask Ülkesi’nin bağımsızlığı için tırmandırdığı terör eylemleri nedeniyle zor duruma düştü. Özellikle ETA-M’nin eylemlerini selektif olarak bölünme kaygısını öne çıkararak eski rejime dönüş yolunu kollayan silahlı kuvvetler mensuplarına yöneltmesi askerî darbe tehlikesini gündeme getirdi. Sonunda bu tehlikeyi sezinleyen Adolfo Suárez hem başbakanlıktan, hem de UCD başkanlığından istifa ederken, sadece birkaç hafta sonra, 23 Şubat 1981’de İspanya’da kısaca “23-F” olarak adlandırılan askerî darbe girişimi meydana geldi.


Yarbay Tejero
’nun başbakanlığa yeni atanan Calvo Sotelo’nun güven oylaması için toplanmış olan Temsilciler Meclisi’ni basmasıyla başlayan darbe girişimi kısa sürede ipleri eline geçiren Kral Juan Carlos sayesinde başarılı olmadı. Ancak UCD de, hem terörle mücadelede, hem de askerin üzerinde sivil denetim sağlamakta başarılı olamadığı ve ülkeyi darbenin eşiğine getirdiği için ilk başta almış olduğu seçmen desteğine bir daha ulaşamadı. Türkiye’de AK Parti de henüz terörle mücadelede başarı sağlayabilmiş, asker üzerinde kurumsal bir denetim mekanizması oluşturabilmiş değil. Kürt sorununu çözecek, dolayısıyla terör sorununun çözümüne katkı yapacak yeni sivil anayasa hedefine ulaşamadığı ölçüde AK Parti’nin de destek yitirmesi doğal kuşkusuz.

İspanya’da demokrasi döneminin başlangıcı kabul edilen 1982 genel seçimlerine Landelino Lavillabaşkanlığında katılan UCD yüzde 6,7 oyla sadece on bir milletvekili çıkarabildi. Partiden kopan eski Başbakan Suárez ise yeni kurduğu Sosyal ve Demokratik Merkez CDS (Centro Democrático y Social) ile yüzde üç oy ve iki milletvekilinde kaldı. UCD’nin muhafazakâr seçmenlerini biraraya getiren Halkçı İttifak ise yüzde 21,75 ile ana muhalefete yerleşti. Ancak bu parti de (bugünkü iktidar partisi) isim değiştirip merkeze açılmadan 1996’ya kadar iktidara gelemedi.


İspanya’daki gelişmeler AK Parti’nin kaderinin UCD’ninki gibi olacağı ya da liberal ve sosyal demokratların desteğinden yoksun bir muhafazakâr partiye dönüşürse, kürtaj konusunda benzer görüşlere sahip olan PP gibi yıllarca iktidardan uzak kalacağı anlamına gelmiyor elbette.
 Çünkü Türkiye’nin içinde bulunduğu konjonktür, İspanya’nın o günkü koşullarıyla birebir örtüşmüyor. Siyasi güç dengeleri aynı değil; PSOE gibi iktidar alternatifi ilkeli bir sosyal demokrat partimiz yok. Ama yine de iki ülke ve iki parti arasında benzeyen bazı taraflar var.

Bir kere Türkiye’de hâlâ ciddi bir demokratikleşme sorunu, dolayısıyla sivil bir anayasa ihtiyacı olduğuna göre, siyasi partilere desteğin en yüksek noktası, 12 Eylül ve 12 Haziran’da olduğu gibi, herkesin paylaşacağı evrensel değerleri dikkate alan politikalardan geçiyor. Bu, sadece iktidar partisinin değil, Ergenekon sanıklarına destekte ısrar eden muhalefet partilerinin de gözönüne almaları gereken bir gerçek. Madalyonun öteki yüzündeyse herkesin paylaşmadığı değerler var. Örneğin kürtajın yasaklanması gibi muhafazakâr ya da anadilde eğitim hakkının engellenmesi gibi aşırı milliyetçi tercihler dile getirildikçe bu destek hâliyle aşağıya doğru iniyor.


[email protected]