Akın ÖZÇER
Akın ÖZÇER

Gazete: Serbestiyet.com

CHP’nin değişim kurultayı

  • 21.07.2012 00:00

 CHP’nin hafta içi yapılan 34. kurultayına “değişim” sözcüğü damga vurdu. Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu yeniden başkanlığa seçildiği kurultayda yaptığı konuşmada bu sözcüğün altını çizerek partinin “çağdaş uygarlık düzeyini yakalama ve aşma” amaçlı değişim anlayışını dile getirdi. Bunu yaparken, partinin onur duydukları “görkemli tarihini” anımsatmayı ve “tam bağımsızlıkçı ve antiemperyalist” duruşundan “asla ve asla bir milimlik dahi sapma olmayacağını” vurgulamayı ihmal etmedi. Böylelikle CHP’nin değişim ve dönüşümünü, “ulusun bağımsızlık tarihiyle” özdeşleştiğini belirttiği geçmişinden koparmadan, sosyal-demokrasi temelinde savunmayı yeğledi.

Ulusalcıları partide tutmanın yolu geçmişteki otoritarizmle bugünün sosyal-demokrasisi gibi birbiriyle bağdaşmayan unsurları birarada tutmayı gerektiriyor belki ama yaratılan çelişkilerin yarardan çok zararı olduğu açık. Geçmişin referans alınması sosyal-demokrat olma iddiasındaki bir partinin yeni kimliğine ki bu kimliği daha edinebilmiş değil darbe vuruyor. Orhan Miroğlu bu nedenle CHP’yi değişim isteyen değil, “siyaseti hâlâ otuzlu yılların pin koduyla siyaset yapmaya çalışan bir parti” olarak değerlendiriyor. Kılıçdaroğlu’nun çağdaş uygarlık bağlamında değişimden yana olanları“devrimci”, değişime direnenleri de “statükocu” ilân etmesi ne partinin bu olumsuz imajını iyileştirmeye, ne de arzu edilen ölçüde AK Parti ile rollerin değişmesine yetiyor.

Kabul etmek gerekir ki sosyal-demokrasinin üç temel niteliğini “insan merkezlilik, evrensellik ve katılımcılık” olarak ilân ettikten sonra Cumhuriyet tarihinin devlet merkezli Kürt politikasına ya da Dersim gibi karanlık sayfalarına sahip çıkılması mümkün değil. Bu durumda benimsenebilecek iki olasılık var: ya yüzleşmek bir yana geçmişle övünmeye devam eden devletçi-ulusalcı bir parti olarak kalmak; ya da geçmişi artıları ve eksileriyle bir yana bırakarak, Genel Başkan’ın evrensel ilkelerini sıraladığı gerçek bir sosyal-demokrat parti olarak hareket etmek. Taban tabana zıt bu iki görüşü, ulusalcılıkla sosyal-demokrasiyi birlikte götürmek “takiyye “ yapmak değil midir bir yerde?

Genel Başkan Kılıçdaroğlu konuşmasının büyük bölümünde hükümeti eleştiriyor. Demokrasi bağlamında “gittikçe otoriterleşen, özgürlükleri askıya alan bir yönetim anlayışından”yakınıyor. Türkiye’nin demokrasi karnesinin zayıf, kırık olduğunu vurguluyor haklı olarak. Ancak bu konuda kendi hatalarını ve ihmalini gözardı ediyor. CHP, demokratikleşme yolunda giderek vites küçülten AK Parti’yi “daha çok demokrasiye” zorlayan bir tutum içinde hiç olmadı ki. Aksine 12 Eylül referandumunda Anayasa reform paketine “hayır” oyu kullanılması yönünde tutum almak suretiyle daha çok demokrasiyi değil, mevcut darbe anayasasının aynen devam etmesini yeğler göründü.

Buna karşılık Kılıçdaroğlu kurultayda, Uzlaşma Komisyonu’nda yazımına başlanan yeni anayasa konusuna demokratik bir duyarlılıkla değindi. Bu bağlamda, Türkiye’nin “özgürlükçü, demokratik bir anayasaya” ve “gerçek anlamda laik demokratik bir sosyal hukuk devletine ihtiyacı olduğuna” ilişkin sözleri alkışlanacak türdendi. Ancak bu konuda güzel sözler kadar somut katkılar da önem taşıyor. Kamuoyu CHP’nin komisyona katkılarını, diğer tüm partilerinki gibi, çok yakından izliyor. Ancak Uzlaşma Komisyonu’nun çalışmalarının bugün gelinen noktada, Osman Can’ınStar’daki yazısında vurguladığı gibi, Türk toplumunun beklentilerini karşılamaktan uzak olduğunu söylemek gerekiyor. Toplum bugün Meclis’e “yeni anayasa yapma değil kendi taleplerini anayasalaştırma görevi” vermişken, CHP dâhil tüm partilerin “kendi mutfaklarında bürokrat ve akademisyenlerce hazırlanan önerileri ortaya sürüp anayasa maddeleri yazmaya başladığı” açıkça görülüyor. CHP toplumun görüşlerini anayasaya yansıtmaya hazır mı?

Genel Başkan ayrıca, söylemde değişimden ve evrensel demokrasiden yana yaklaşımını Ergenekon sanıklarına verdiği anlamsız destekle bulandırmadan edemiyor. Asker ve sivil birçok kişinin darbe girişimi iddiasıyla yargılandığı bu süreci ters yüz edip sunmaktan ve Silivri’yi “toplama kampına”benzetmekten vazgeçmiyor. Bu ülkede son 52 yılda ikisi darbe olmak üzere siyasete hiç müdahale olmamış, faili meçhul siyasi cinayet işlenmemiş, Balyoz, Kafes, Sarıkız, Ayışığı, Yakamoz ve Eldiven eylem planları uydurulmuş gibi, Silivri’de görülen davaları “özgürlüğün kan davaları” olarak ilân ediyor. Hem de darbelerin bunca siyasi ve sivil mağduru varken...

Kabul etmek gerekir ki Ergenekon sanıklarına verilen destek, CHP’nin değişiminin tırnak içinde kalması sonucunu doğuruyor. Yargı süreci bitmeden kimseyi suçlamak doğru değil ama sanıklar arasında siyasete müdahale etmiş askerlerin, Kopenhag siyasi ölçütlerini “Türkiye’yi bölmeye yönelik haksız talepler” olarak niteleyen ve demokrasinin “d”sinden bile haz almayan kişilerin bir hayli fazla olduğu kimse için sır değil. O bakımdan CHP’nin Silivri sanıkları lehine söyleminin toplumun çoğunluğunca desteklendiğine kendisini inandırmasının hiçbir karşılığı yok.

Aksine CHP ile Silivri sanıkları arasındaki ilişkilere kuşkuyla bakan ve geçmişle yüzleşmemesini sorgulayan sosyal-demokratlar her geçen gün artıyor. Onlar, ulusalcıların dümen suyunda hareket ederek Silivri’ye desteğini sürdüren bir CHP’nin “değiştim” demekle değişemeyeceğini herkesten iyi biliyorlar.


[email protected]

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Resmi İlanlar