Akın ÖZÇER
Akın ÖZÇER

Gazete: Serbestiyet.com

Askerin egemenlik alanı

  • 4.08.2012 00:00

 Türkiye’de ağustos ayının ilk haftası Yüksek Askerî Şûra’nın (YAŞ) olağan toplantısı ve bu bağlamda asker-sivil ilişkileri gündeme gelir. Bu yıl da öyle oldu ama askerle sivil arasında bu kez uyumlu bir çalışma olduğundan söz edildi. Kabul etmek gerekir ki YAŞ “kuruluşu ve görevleri hakkındaki” 17 Temmuz 1972 tarihli ve 1612 sayılı kanunda yer alan anti-demokratik hükümleriyle dikkat çeken bir kurul. Yasanın 2. maddesi, Şûra başkanı olarak başbakanı zikrediyor ama çoğunluğu askerlerden oluşan üyelerinin “terfi işlemleri ile ilgili konulardaki oy hakkı ve değerlendirme notu eş değerdedir” hükmü bu başkanlığı sözde bırakıyor. Şura’nın diğer sivil üyesi olan Milli Savunma bakanı devlet protokolü öndegelim sırasına uygun şekilde Genelkurmay başkanından sonra yer alıyor ve bir seçilmiş olarak başbakana vekâlet dahi edemiyor ne yazık ki. Bu görevi üstlenen Genelkurmay başkanı ayrıca ikinci olağan toplantının tarihini saptama ve Şura’yı olağanüstü toplantıya çağırma yetkilerini elinde bulunduruyor.

YAŞ yetkisine giren her konuda yasanın 5. maddesine göre toplantıya katılanların salt çoğunluğuyla karar aldığından, sayısal çoğunluğa sahip askere, bağlı olduğu seçilmiş hükümetten bağımsız karar alma imkânı tanıyor. Yasa ancak eşitlik hâlinde başbakanın katıldığı tarafın oyunun geçerli olacağını hükme bağlıyor ki bu da hükümetin katılmadığı kararların yine de alınabileceği anlamına geliyor. Kararları engelleyebilecek tek siyasi otoritenin kararnameleri imzalama yetkisine sahip olancumhurbaşkanı olduğu görülüyor. Halkın çoğunluğunun oylarıyla oluşmuş hükümetse, atanmışların çoğunlukta olduğu bir kurulun aldığı kararlara uymak zorunda kalıyor. Buna imkân veren böyle bir yasa bu ve Anayasa’nın 2. maddesindeki “demokratik devlet” ilkesine nasıl aykırı bulunmaz; anlamak mümkün değil.

Bu durum atamalarda Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) personelinin siyasi otoriteden çok kendi komutanlarını, yani atanmış üstlerini dikkate almasına yol açıyor. Askerin sivil otoritenin denetiminde olduğu ve demokrasinin temel değerlerine sahip çıktığı demokratik bir hukuk devletinde bu normal bir şey belki ama Türkiye gibi askerin demokrasi sicili parlak olmayan bir ülke için aynı şeyi söylemek kolay değil. Evrensel demokrasi ilkelerini gerçekten benimsiyorsa, asker bu garabetin giderilmesi için kendisi girişimde bulunmalı.

Ama böyle bir girişim bir yana, askerin izleyegeldiği tutum, demokrasiyle bağdaşmayan ayrıcalıklarının ne pahasına olursa olsun muhafazası yönünde oldu hep. Örneğin AB sürecinde gündeme gelen siyasi reformlar bağlamında Anayasa’nın YAŞ kararlarını yargı denetimi dışında bırakan 125. maddesinde değişiklik yapılması önerisine karşı çıktı. YAŞ’ta hükümetin istemediği kararları alabilecek, bu kararları yargı denetimine açmayacak ve buna demokrasi diyeceksiniz. Bunu siyasi ölçütlerine aykırı buluyorsa AB’yi Türkiye’yi bölmek istemekle, “asker AB’yi istemiyor” diyenleri TSK’yı yıpratmakla suçlayacaksınız. Demokrasi, çerçevesi karargâhta belirlenen bir rejim değil ki. Öyle “olunacak, ol” diye emretmekle de demokrat olunmuyor. Demokrasinin evrensel ilkelerine uymak gerekiyor elbette.

Genelkurmay eski Başkanı Emekli Orgeneral Hilmi Özkök tanık olarak dinlendiği davada kendisine gösterilen Ergenekon şemasının yüzde 90 doğru olduğunu söyledi. Türkiye’yi pahalıya mal olacak bir “21. yüzyıl darbesinden” kurtaran Özkök Paşa’nın mahkemede anlattıkları bu süreçte yargılanan birçok emekli ve muvazzaf generalin darbe planlarında rol aldığına ilişkin iddiaları güçlendiriyor. YAŞ’ın gündemine bu yıl bu kadar çok tutuklu yargılanan generalin terfi ve tayin işlemlerinin geldiğine bakılırsa, anayasa ve yasaların askere tanıdığı egemenlik alanı demokrasiye karşı eylemler için hoyratça kullanılmış belli ki.

Demokrasiye aykırı eylemler Özkök Paşa’nın tanıklık ettiği davayla sınırlı değil ne yazık ki. Zirve Yayınevi katliamı ek iddianamesine bakılırsa, darbe ve muhtıra girişimleri hiçbir şey değil. İddianame TSK içinde JİTEM’den başka eli kanlı bir gizli örgütün daha varlığından söz ediyor. Özel Kuvvetler Komutanlığı bünyesinde 1993 yılında kurulmuş Türkiye Ulusal Stratejiler ve Hareket Dairesi’nin (TUSHAD) açıklanan amacı “ülke bütünlüğüne, devletin üniter yapısına ve bekasına karşı tehlike oluşturan misyonerliğe karşı önlem almak”. Ama misyonerleri veya bu etiket altında gayrımüslimleri doğrudan tasfiye etmek gibi bir yöntem benimsediği anlaşılan örgütün bagajında birçok siyasi cinayetin olduğuna ilişkin çok ciddi iddialar var.


A
GOS’un 29 Haziran 2012 tarihli sayısında “Modern Teşkilat-ı Mahsusa” başlığı altında yayımlanan konuyla ilgili yazıda, kabul edilen ek iddianamenin “Türkiye’de son dönemde işlenen pek çok cinayetin aydınlanmasına yönelik önemli ipuçları sunduğu” belirtiliyor. Ek iddianame Zirve katliamının yanı sıra Rahip Santoro ve Dink cinayetlerinin de TUSHADtarafından düzenlendiğini öne sürüyor. Tesadüfe bakın ki TUSHAD’ın kurucusu olarak ikinci Ergenekon davasında tutuklu yargılanan tanıdık bir emekli general karşımıza çıkıyor.

YAŞ kararlarıyla yeniden gündeme gelen ve rayında gitmediği bir kez daha açıkça görülen asker-sivil ilişkileri Türkiye’nin demokrasiye geçiş sürecinin kritik eşiğini oluşturuyor. Bu eşiği atlamak şart ama bunun için siyasi partilerin öncelikle askerin egemenlik alanını sıfırlayacak ve faaliyetlerini siyasi denetim altında tutacak demokratik bir anayasa üzerinde uzlaşmaları gerekiyor.


[email protected]

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Resmi İlanlar