Akın ÖZÇER
Akın ÖZÇER

Gazete: Serbestiyet.com

İçişlerine karışmak ya da karışmamak (1)

  • 8.09.2012 00:00

 Devletlerin egemenliği ve eşitliği uluslararası hukukun temel ilkelerinden birini oluşturur. Bu ilkenin doğal bir sonucu olarak da devletlerin ulusal yetkisindeki işlerine karışmamak temel ilke olarak benimsenir. Aynı mantık çizgisini BM Teşkilâtı’nın bir ülkenin ulusal yetkisinde olan işlere karışmamasını öngören BM Yasası’nın 2. maddesi 7. paragrafında bulmak mümkündür. Uluslararası Adalet Divanı (UAD) da, Nikaragua’nın ABD’ye karşı ülkesindeki silahlı muhalefete (los contras) verdiği askerî destekle uluslararası hukuku ihlal ettiği gerekçesiyle açtığı davada aldığı kararla (1986) içişlerine karışmama ilkesinin uluslararası teamül hukukunun vazgeçilmez bir ögesi olduğunu vurgulamıştır. Ancak bu karar ABD’yi UAD’nin zorunlu yetkisini tanıdığına dair 1946 tarihli açıklamasını geri çekecek ölçüde rahatsız etmişti.

ABD’nin Nikaragua’ya askerî müdahalesinin körüklediği iç savaşın, 17 milyar dolarlık maddi zarar bir yana, yaklaşık 38 bin kişinin yaşamına mal olduğu dikkate alındığında, içişlerine karışmama ilkesinin “insanî” açıdan önemli olduğu düşünülebilir. Ama ABD’nin soğuk savaş döneminde, Nikaragua’da olduğu gibi, Latin Amerika ülkelerinde iktidar olan sol hükümetlere karşı giriştiği bu tür müdahaleleri genelleştirerek bir sonuca varmak pek doğru değil. Çünkü dünya tarihi, ülkesinde insanlık dışı politikalar yürüten ve bunu kendi içişleri olarak savunan devletlerin uygulamalarıyla da dolu. Aslında içişlerine karışmama, ulusal egemenliği kullanan devletlerin halka karşı sınırsız yetkilere sahip olduğu anlamına gelmiyor. Devletlerin öncelikle halklarını korumak gibi bir görevi de olduğu kabul ediliyor. Peki, içişlerine karışmama bu görevini yerine getirmek bir yana, halkının temel haklarını ihlal eden ülkelere seyirci kalmak gerektiği anlamına mı geliyor?

Elbette hayır ama insanî gerekçelerle içişlerine karışmanın evrensel kuralları da olmalı. Büyük devletler yüzyıllardan beri topraklarında yaşayan azınlıkların haklarını ihlal ettiği gerekçesiyle başka devletlerin içişlerine insanî müdahalede bulunma hakları olduğunu iddia edegeldi. Fransa Kralı, daha 1649’da Marunîleri korumak için Lübnan’a insanî müdahale hakkı bulunduğunu ilan etmişti. Bir yüzyıl sonra İsviçreli filozof ve diplomat Emer de Vattel, devletlerin kendilerinden yardım isteyen baskı altındaki ezilen halkları “destekleme” hakkından söz etmişti. Bu bağlamda 19. yüzyılda Batı ülkeleri Osmanlı’larla imzaladıkları anlaşmalarda İmparatorluk topraklarında yaşayan azınlıkların himayesini üstlenmişlerdi. İnsanî görünümlü müdahaleler o tarihlerde büyük devletlerin yayılmacı emellerine bahane oluşturmuştu.

Buna karşılık, Versailles Antlaşmas’ıyla birlikte azınlık gruplarının korunmasına yönelik bireysel nitelikli haklar (azınlığa mensup kişilerin hakları), mülteci statüsünün tanınması ve savaş suçlarını yargılayan uluslararası ceza mahkemesi gündeme geldi. Lausanne gibi azınlıkları korumaya yönelik hükümler içeren sözleşmeler imzalandı; Milletler Cemiyeti kurumlarına kişisel başvuru mekanizmaları oluşturuldu. Bunlar İkinci Dünya Savaşı ertesinde geliştirilecek mekanizmaların ilk adımlarıydı; çünkü hem kısa ömürlü olmuş, hem de büyük devletlerin yayılmacı, hatta sömürgeci emellerini ardına gizledikleri sözde insanî amaçlı askerî müdahalelerini engelleyememişti.

BM Yasası 2. maddesinin 4. paragrafı, üye devletlerin başka devletlere karşı herhangi bir biçimde kuvvet kullanma tehdidinde bulunmasını ve kuvvete başvurmasını yasaklıyor. Aynı maddenin 7. paragrafı, yukarıda belirtildiği gibi, içişlerine karışmama ilkesini vurguluyor ama bu ilkeye sınır getiriyor: “bu ilke, 7. bölümde öngörülmüş olan zorlayıcı önlemlerin uygulanmasını hiçbir şekilde engellemez.” Zorlayıcı önlemlerse, Güvenlik Konseyi’nin “barış’ın tehdit edildiğini, bozulduğunu ya da bir saldırı eylemi olduğunu saptaması” hâlinde devreye giriyor ve “uluslararası barış ve güvenliğin korunması ya da yeniden kurulması” için askerî kuvvetlerin kullanılması dâhil “gerekli saydığı her türlü girişimi” kapsıyor. Peki, ama uluslararası barış ve güvenliği doğrudan etkilemeyen insan hakları ihlallerine müdahale etmek mümkün değil mi?

Tarihte birçok katliamın cezasız kalmasına yol açan kutsallaştırılmış içişlerine karışmama teorisine karşı yukarıdaki bağlamda “müdahale hakkı” ilk kez 1987’de Fransız Prof M. Bettati ve siyaset adamıB. Kouchner tarafından geliştirildi. Buna göre insanın temel haklarını korumak amacıyla duruma müdahale etmek devletlerin görevi sayılmalıydı. BM eski Genel Sekreteri Annan’ın milenyum raporunda altını çizdiği gibi, insanî müdahaleye egemenlik hakkını sınırladığı gerekçesiyle karşı çıkılırsa, Ruanda veya Srebrenica’da tanık olunduğu gibi ağır insan hakları ihlallerini ve katliamları önlemek mümkün olabilir mi?

Elbette hayır ama içişlerine müdahale hakkının henüz hukuki bir tanımı yok. Prof. Bettati bu hakkın ancak “insanî” sıfatı eklendiğinde hukuki içerik kazandığına ama hukukçunun yine de “insanî yardım hakkı” kavramını kullanmayı yeğleyeceğine dikkat çekiyor. Ünlü Québecli yargıç ve hukukçuWestmoreland-Traoré ise, insanî müdahale hakkının hukuki bir temeli bulunduğunun, zira devletlerin insan hakları ihlallerine tepki vermekle yükümlü olduğunun altını çiziyor.

Bu tartışmaya devam ederek, Suriye’deki son olayların bu devletin içişleri sayılmasını mı, yoksa insanî müdahale mi gerektirdiği sorusuna yanıt bulmaya çalışacağım.


[email protected]

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Resmi İlanlar