• 11.09.2012 00:00

 Geçen yazımda devletlerin içişlerine karışmama ilkesinin ulusal egemenliğin doğal sonucu ve uluslararası teamül hukukunun vazgeçilmez ögesi olduğunu anımsatmıştım. Devamla, uluslararası hukukun son dönemde demokratik olmayan ülkelerde katliam hatta soykırıma varan ağır insan hakları ihlallerinin cezasız kalmasını önlemek için, bu ilkeye karşı “insanî müdahale” ya da “insanî yardım hakkı” gibi kavramları geliştirdiğine işaret etmiştim.  Son olarak Québec’li yargıç ve hukukçuWestmoreland-Traoré’nin, insanî müdahale hakkının devletlerin insan hakları ihlallerine tepki verme yükümlülüğüne dayanan hukuki bir temeli olduğuna ilişkin görüşünü aktarmıştım.

Bayan Westmoreland-Traoré bu görüşünü BM Yasası’nın ilk maddesinin 3. paragrafına dayandırıyor. Buna göre, BM’nin amaçlarından biri de “ekonomik, sosyal, kültürel ve insancıl nitelikteki uluslararası sorunları çözmede ve ırk, cinsiyet, dil ya da din ayrımı gözetmeksizin herkesin insan haklarına ve temel özgürlüklerine saygının geliştirilip güçlendirilmesinde uluslararası işbirliğini sağlamak”. Yasa’nın 55. maddesinin 3. fıkrası da “uluslar arasında halkların eşitliği ve kendi yazgılarını kendilerinin belirlemesi ilkesi üzerine kurulmuş barışçı ve dostça ilişkiler sağlanması için” BM’yi “insan haklarına ve temel özgürlüklerine bütün dünyada etkin biçimde saygı gösterilmesini kolaylaştırmak” ile görevlendiriyor. Ayrıca sonraki madde “üyeler 55. Madde’de belirtilen amaçlara ulaşmak için gerek birlikte, gerekse ayrı, ayrı örgütle işbirliği içinde hareket etmeyi yükümlenirler” diyor.

Öte yandan, insan hakları alanında 1949’da imzalanan dört Cenevre sözleşmesinin ortak 1. maddesi, tarafları sadece kendi insanî yükümlülüklerine saygı göstermekle değil ayrıca her koşulda saygı gösterilmesini sağlamakla da sorumlu tutuyor. Üçüncü tarafları da kapsayan bu tür genişletilmiş sorumluluk sözleşmelerin ortak 3. maddesinde de yer alıyor. Bu madde uluslararası olmayan silahlı çatışmaları (iç savaş ve silahlı isyanlar) kapsıyor. Bu maddeyle çatışmada ele geçirilen düşman tarafa mensup kişilere her türlü kötü muamele (aşağılama, aç bırakma vb.) ve işkence yapılması yasaklanırken, yaralı ve hastalar için de insani yardımı kabul ve tedavi zorunluluğu getiriliyor. Sonuç olarak üçüncü ülkelerin de kural ve ilkelere uymaları için müdahale yükümlülüğü getiren Cenevre sözleşmelerinin de insanî müdahale hakkının hukuki ayaklarından birini oluşturduğunu söylemek mümkün.

İnsani müdahale hakkının daha uluslararası teamül hukukunun bir normu olarak kabulü aşamasına geçilmemiş olmakla birlikte, Soğuk Savaş’ın sonundan bu yana uluslararası uygulamada eğilimin bu yönde olduğu gözlemleniyor. Örneğin BM Milenyum toplantısında Kanada’nın girişimiyle kurulan Müdahale ve Devlet Egemenliği Uluslararası Komisyonu  (ICISS) tarafından hazırlanan ve BM 2005 Dünya Zirvesi’nde benimsenmiş olan “Koruma yükümlülüğü” başlıklı rapor bu eğilimi açıkça ortaya koyuyor. Raporda özetle devletlerin vatandaşlarını katliam, açlık gibi felâketlere karşı koruma yükümlülüğü bulunduğu ve bu yükümlülüğünü yerine getiremediği takdirde sorumluluğun uluslararası camiaya geçtiği vurgulanıyor.

Altının kalın çizgilerle çizilmesi gereken husus, uluslararası camiaya düşen bu koruma sorumluluğunun iç savaş, ayaklanma ve devletin ayaklanmaları bastırmak için uyguladığı önlemleri de kapsıyor olması. Cenevre sözleşmeleri ve eki protokollerde öngörülenin çok ötesindeki egemenlik alanına giren bu müdahale için ilgili devletin onayının aranması da artık koşul olmaktan çıkıyor; zira uluslararası koruma hakkının bu durumda içişlerine karışmama ilkesinden önde geldiği kabul ediliyor.

Koruma sorumluluğunda “önleme”“tepki verme” ve “yeniden inşa etme” olmak üzere üç temel yükümlülük öngören rapor, iki temel koşulun gerçekleşmesi durumunda, uluslararası camiaya müdahale yükümlülüğü getiriyor. Birincisi, iç savaş veya etnik temizlik gibi çok sayıda insanın yaşamına yönelik ciddi bir tehdidin varlığı. İkincisi, ilgili egemen devletin bu tehlikeyi giderecek imkânlara sahip olmaması ya da sözkonusu tehlikeye kendisinin izlediği politikaların neden olması. Ruanda ve Srebrenica’da önlenemeyen soykırımlardan sonra uluslararası camianın benzeri durumlarda bazı koşullar altında insanî müdahalede bulunma imkânının bir rapor çerçevesinde de olsa dile getirilmesini olumlu bir adım olarak nitelemek gerekir kuşkusuz.

ICISS raporu, bazı şartlarda öngördüğü askerî önlemler konusunda Beşlerin veto yetkisine sahip olduğu Güvenlik Konseyi’ni öncelikli sorumlu kurum olarak görüyor. BM Yasası’nın 12. maddesine göre Konsey kendisine yüklenen görevleri yerine getirdiği sürece, Genel Kurul’un bu konuda yetkili olması sözkonusu değil çünkü. Ama rapor, 1950’de Kore, 1956’da Mısır ve 1960’da Kongo ile ilgili“Barışın korunması için Birlik” usulüyle bunun mümkün olabileceğine dikkat çekiyor.

BM Yasası’nda güncel koşullara uygun bir reform gerçekleştirilmeden ICISS raporunda dile getirilen hususların uygulamaya geçirilmesinin kolay olmadığı ortada. Ancak raporun insani müdahale hakkını içişlerine karışmama ilkesinin önüne geçiren temel yaklaşımının önümüzdeki döneme giderek damgasını vuracağını kabul etmek gerekir.

Uluslararası hukukta özetlemeye çalıştığım gelişmenin ışığında Suriye’deki olayları hangi çerçevede değerlendirmek ve buna bağlı olarak nasıl bir politika izlemek gerektiğini bir sonraki yazımda ele alacağım.


[email protected]