• 15.09.2012 00:00

 Suriye, Baas Partisi’nin darbeyle iktidara el koyduğu 1963’ten bu yana demokratik seçim görmemiş bir ülke. 1966 ve 1970’de yine bu partinin içinden gelen liderlerin rol aldığı iki darbe daha yaşamış. Baba Hafız Esed’in iktidarı devraldığı son darbenin ardından yapılan ve halen yürürlükte olan 1973 Anayasası Baas’a parlamentoda sandalyelerin üçte ikisine sahip olmak ve geniş yetkileri bulunan Devlet Başkanı “adayını” seçmek gibi egemen parti işlevi tanıyor. Aynı zamanda Baas Genel Sekreteri olan Devlet Başkanı ayrıca rejime çok partili görüntüsü vermek için oluşturulmuş bir tür “icazet verilen partiler koalisyonu” olan, içinde Baas’ın da yer aldığı İlerici Ulusal Cephe (İUC)liderliğini yürütüyor. İUC’de yer almanın koşulu Baas hükümetlerinin “Arap milliyetçisi” ve“sosyalist” eksenli politikasını desteklemek olduğundan, bu rejimi kısaca “tek parti diktatörlüğü”olarak nitelemek yanlış olmayacak kuşkusuz.

Hafız Esed’in yaşamını yitirdiği 2000 yılına kadar tek aday olarak girdiği beş başkanlık seçimini açık farkla kazandığı Suriye’de olağanüstü hâl 1963’ten bu yana İsrail ile savaş hâli öne sürülerek hiç kaldırılmamış. Baba Esed’in ölümünden sonra Baas, monarşilerde olduğu gibi yerine oğul Beşşar’ı getirmiş. Oğul Esed ile birlikte rejimde demokratikleşme sayılamayacak sınırlı bir açılım olmuş. Önce İUC’ye üyelik koşulları gevşetilmiş; muhalif partilerin cephe içinde yer almasına ve bu çerçevede seslerinin duyulmasına icazet verilmiş. Ancak bu izin, 2002’de siyasi reform talep ederek “ileri giden” iki milletvekilinin (Mamun El Homsi ve Riyad Seif) anayasayı ihlaldendokunulmazlıkları kaldırılarak yargılanmaları ve daha sonra beş yıl hapis cezasına mahkûm edilmeleri olayında olduğu gibi göstermelik kalmış. Bu yargılamaları üç yıl sonra “Liberal Demokratik Birlik” hareketinin kurucusu Kemal Labuani’nin 12 yıl, 2010’da Al Malik ve Al Hasani’nin üçer yıl hapis cezasına mahkûm edilmeleri izlemiş.

Bu bilgilerden anlaşılacağı üzere, Suriye öteden beri, rejim karşıtı muhalefetin Mısır ve Tunus’taki hareketlerden esinlenerek 15 Mart 2011’de başlattığı toplu protesto gösterilerini haklı kılan anti-demokratik ve hak ve özgürlükler sicili bozuk bir ülke. Soğuk Savaş’ın bloklar arası denge politikaları sayesinde SSCB’nin müttefiki olarak bu demokrasi siciliyle fazla dikkat çekmiyordu belki ama demir perdenin çöktüğü, küresel demokrasi rüzgârının etkisini hissettirdiği bir dönemde otoriter rejimlerin eski alışkanlıklarını sürdürebilmeleri mümkün değildi elbette. Önce MDAÜ’leri dönüştüren, ardından ABD’nin arka bahçesi sayılan Latin Amerika’yı etkileyen ve nihayet Orta Doğu’ya sıçrayan bu rüzgârlar bir yılı aşkın bir süredir Baas hâkimiyetindeki Suriye’yi de kasıp kavuruyor.


Baas rejimi
 ise, Tunus’ta Bin Ali ve Libya’da Kaddafi yanlısı yerleşik düzenlerin çaresizce yapmış olduğu gibi, muhalif harekete karşı baskıyı arttırma, gerekli olursa silahla yok etme yoluna giderek demokrasi rüzgârına kafa tutmaya çalışıyor. Ama baskı arttıkça, direniş de artıyor doğal olarak ve bu kısırdöngü daha çok kan akmasına yol açarak sürekli yinelenip duruyor. Silahlı çatışmaların başlangıcından bu yana Suriye’de ölü sayısının artık 50 bini bulduğu öne sürülürken, yüzbinlerce kişinin yerlerini yurtları bırakıp göç ettiği görülüyor. Peki, uluslararası camia Suriye’deki bu insanlık dramını içişlerine karışmama ilkesi mi, yoksa geçen yazılarımda giderek zemin kazandığına dikkat çektiğim insani müdahale hakkı çerçevesinde mi değerlendirmeli?

Kabul etmek gerekir ki Suriye’deki olayları klasik içişlerine karışmama ilkesi çerçevesinde değerlendirmek, bu ülkenin demokrasi ve insan hak ve özgürlükleri sicili bozuk düzenine dolaylı destek olmak demek. Soğuk Savaş dönemi kapanmış olduğundan bu ilkeyi ideolojik nedenlerle sahiplenmenin veya Rusya’nın stratejik nedenlerle desteklediği Baas rejiminin insan hakları ihlallerine “ABD karşıtlığı” ya da “antiemperyalist” olmak gibi gerekçelerle destek çıkmanın da bir anlamı yok artık. Kaldı ki Suriye’de, UAD’nin (Uluslararası Adalet Divanı) ABD aleyhine içişlerine karışmama ilkesini vurguladığı 1986 tarihli kararında (bkz. iki önceki yazım) temel aldığı bir Amerikan müdahalesinden söz etmek de mümkün değil. Darbeyle gelmiş, darbelerle güçlenmiş, demokrasiyi ve insan hak ve özgürlüklerini kırk yıla yakın bir süredir ayaklar altına alan bir rejime herhangi bir gerekçeyle destek olunabilir mi?

Elbette hayır. Destek olmak bir tarafa, temel insan hak ve özgürlükleri alanında çok yanlı sözleşmelerle birey odaklı özgürlükçü politikalar üretmiş olan uluslararası camianın bu alanda ihlallere neden olan devletlere içişleriyle ilgili olduğu gerekçesiyle sessiz kalması dahi düşünülemez. Hele AİHM gibi kararları kendi hukuk sistemini bağlayan ulus-üstü bir mahkemenin zorunlu yargı yetkisini tanımış olan devletlerin, evrensel demokrasi ilkeleri ve temel hak ve özgürlüklere küresel düzeyde saygı gösterilmesi yönünde politika izlemeleri ve bu bağlamda Suriye’yi siyasi reformlara zorlamalarıilkesel tutarlılığın gereğidir.

Kaldı ki Suriye’deki olaylar artık insan hakları ihlalleri olarak tanımlanacak sınırı aşmış, geçen yazımda atıf yaptığım Müdahale ve Devlet Egemenliği Uluslararası Komisyonu’nun (ICISS) raporunda altı çizildiği gibi uluslararası camianın sorumluluk üstlenmesi gereken boyutlara varmış bulunuyor.

Konuyu irdelemeyi bir sonraki yazımla sürdüreceğim.


[email protected]