• 22.09.2012 00:00

 Asıl mesleğim köşe yazarlığı değil ama yaklaşık dört yıldır Newsweek Türkiye dergisinde, ardındanTaraf gazetesinde yazılarım yayımlanıyor. Aslında Dışişleri bürokratı olarak, formatları değişik de olsa, benzeri metinleri kaleme almış, ayrıca iki de kitap yayımlamış olduğumdan formasyonumla bağdaşmayan bir uğraş değil benim için.


Bürokraside siyasetçilerin adına yazılan konuşma metinleri dışındaki yazılar kişisi belirli olmayan (impersonnel) tarzda kaleme alınıyor ve imza sahibine sunulana kadar üzerinde hiyerarşik ara kademeler tarafından uygun görülen değişiklikler yapılabiliyor. Bu nedenle resmî yazıları kaleme alanlar, üzerinde fazla oynanmaması için belirli kalıplara uymaya, varsa kendi katkılarını kabul edilebilir ifadelerle metne zerk etmeye özen gösteriyor. Oysa ifade özgürlüğünün evrensel ölçütlere uygun olduğu demokratik ülkelerdeki gazetelerin köşelerinde yazanlar kişisel görüşlerini uygun gördükleri ifadelerle dile getirebiliyor.

Bununla birlikte bir köşede yazmakla resmî bir metni kaleme almak arasında uyulması gereken kurallar bakımından önemli benzerlikler de var. Her iki durumda da düşünceleri doğru bir temel üzerine inşa etmek, bunun için de konuyla ilgili bilimsel verileri toplamak, arka planı veya evveliyatı çek etmek gerekir. Bürokraside bu kurallara uyulmaz ve maddi hata yapılırsa arada bunu fark ederek düzeltecek kademeler oluyor. Ama köşelerde hatalı ya da eksik bilgi aktaran veya hatalı bilgi üzerine inşa edilen görüş belirtenler doğrudan okurla baş başa kalıyor. O bakımdan köşe yazarının sorumluluğunun hatasını düzeltecek hiyerarşik kademelere sahip bürokratın sorumluluğundan daha fazla olduğu yadsınamaz bir gerçek.

Bugün biraz kişisel nitelikli böyle bir yazı kaleme almamın nedeni,Taraf ’ta 100 yazıyı geride bırakmış olmam. 100 sayısının sembolik bir anlamı vardır. Örneğin hükümetler bazen ilk 100 gün içinde yapacakları işleri açıklarlar; uygulanacak siyasal ya da ekonomik programlarda ilk 100 günde ulaşılacak hedefler belirlenir. Benim yaptığım gibi haftada iki gün yazı kaleme alındığında, 100 yazı yaklaşık bir yıllık süreye karşılık geliyor. Yazılarım hakkında ve işlediğim konularda değerlendirme yapabilmem için yeterli bir süre kuşkusuz.

Türkiye’yi evrensel ilkelere dayalı demokratik bir hukuk devletine dönüştürecek adımlar, ilk kitabımı kaleme almaya başladığım 1996’dan bu yana öncelik verdiğim bir konu. Bu nedenle Taraf ’ta ilk yayımlanan yazımın “Değişim” başlığını taşıması da bir rastlantı değil. Öyle inanıyorum ki sözünü ettiğim adımlar ne kadar hızlı atılırsa, bu kaçınılmaz değişim ve dönüşüm süreci ne kadar kısa sürede gerçekleştirilirse, Türkiye’nin karşı karşıya olduğu sorunların birçoğu çözüme kavuşur. İnanıyorum çünkü İspanya’dan Yunanistan’a, Latin Amerika’dan MDAÜ’lere kadar dünyadaki demokratikleşme süreçleri incelendiğinde, bu değişim ve dönüşümü geçiren ülkelerin hem ekonomik refah düzeylerini arttırdığı, hem de —varsa— siyasi sorunlarının üstesinden geldiği açık biçimde görülüyor. O bakımdan ben de ara sıra Türkiye’den pek izlenmeyen Latin Amerika ülkelerine kadar uzanarak dünyadaki demokratikleşme süreçlerini okurla paylaşıyorum.

Türkiye’deki sorunların sadece Türkiye’ye özgü olduğunu söyleyerek dünyadaki örnekleri gözönüne almayan ve demokratikleşme sürecimizin şu veya bu şekilde frenlenmesi ya da durdurulması sonucu doğuracak önerileri gündeme taşıyanların statükonun devamından yana olduklarına kuşku yok. Devletin içinde böyle bir damar olduğu ve Türkiye’de seçilmiş siyasetçiye siyasi seçeneklerini dayatmayı sürdürmek için demokratikleşmeye karşı çıktığı artık sır değil. Ama buna karşın 50 hafta önceki yazımdan bu yana geçen süre gözönüne alındığında, demokratikleştirmeyi taçlandıracak yeni anayasa sürecinde kayda değer bir mesafe kat edilebilmiş değil. Buna ilave olarak giderek tırmanan terör eylemleri ve terörle mücadelede zaman, zaman ortaya çıkan zafiyetin yol açtığı çok sayıda can kaybı son derece olumsuz bir tabloyu gözler önüne seriyor.

Bu olumsuz tablonun, geçen seçimlerde verdiği yeni anayasa sözünden ötürü iki kişiden birinin oyunu alan iktidar partisinin hesabına yazılmasını doğal karşılamak gerekir. Her ne kadar muhalefet partilerinin yeni anayasa sürecini ileri taşımak gibi bir derdi olmasa, hatta biri “yeni anayasa” yerine sürekli olarak anayasa değişikliğinden söz etse bile. Ama Türkiye’nin demokratik bir hukuk devletine dönüşmesini isteyenlerin AK Parti kaybediyor diye ellerini ovuşturacak ya da “kendi etti, kendi buldu” diyecek hâli yok; çünkü evrensel demokrasiyi Meclis çatısı altında daha çok savunan bir siyasi parti henüz ortaya çıkmış değil.

Yenilendiğini iddia eden CHP, en son Oslo görüşmelerine ilkesel temelde verdiği destek gibi, ara sıra demokratları umutlandıran söylemlerde bulunuyor ama bu işi ulusalcılarla sosyal demokratları birarada tutarak götürebilmesi mümkün değil. Zira sosyal demokrat öncelikle Türkiye’nin demokratik dönüşümünü savunur ve darbecilik iddiasıyla Silivri’de yargılananlarla arasına mesafe koyar. O bakımdan CHP’nin sosyal demokratlık olarak yutturamadığı, aksine bu cepheden tepki gördüğü Silivri’yi savunmaktan artık vazgeçmesi gerekiyor.

MHP’ye gelince, demokratik olmayan bu statükonun devamını savunarak ne yazık ki milliyetçiliği demokrasiyle bağdaşmayan bir noktaya çekip duruyor. BDP ise tırmanan terör eylemleriyle PKK’nın kıskacı altında işlev göremez hâle geliyor. Aynı şeyleri yineleyip durduğum bu elli haftada değişen bir şey yok kısacası; bilanço hiç ama hiç parlak değil.


[email protected]