• 22.12.2012 00:00

 Ahmet Altan ve Yasemin Çongar’ın istifalarıyla birlikte Taraf gazetesi hakkında ortaya atılmış olan iddialar yeniden gündeme taşındı. Taraf’a hayalî bir misyon biçenlerin komplo teorileri bu vesileyle gazete köşelerinden kadın günlerine kadar her yerde konuşulur oldu. Kendilerini Ergenekon sanıklarıyla özdeşleştirmiş ulusalcı aktivistlerin dolaşıma soktuğu bu tuhaf iddiaları duydukça insanın hayal gücünün sınırsızlığına olan inancım artmakla kalmıyor, kaygılanıyorum da. Taraf’ın özel olarak Ergenekon süreci için kurulduğunu ve artık misyonunu tamamladığını öne sürenlerin, Türkiye gibi yakın tarihi askerî darbe ve muhtıralarla dolu bir ülkede Ergenekon sanıklarına organize biçimde sahip çıkmasından kaygılanıyorum. Bunun kapsamlı bir psikolojik harekât, Ergenekon diye öğrendiklerimizin de aysbergin sadece görünen yüzü olmasından kaygılanıyorum.


Taraf
 aslında farklı siyasi çevrelerden gelmekle birlikte Türkiye’nin demokratik hukuk devletine dönüşmesi gerektiğine inanan herkesi biraraya getiren çizgiyi temsil ediyor. Demokratik hukuk devletinin evrensel ilkeleri belli olduğu için bu ilkeleri savunanların siyasete bakışlarında tüm farklılıklarına karşın bir birliktelik olması doğal. Özetle demokrasinin evrensel ilkelerinin Taraf’ın iktidara ve muhalefete yaklaşımında kırmızıçizgi oluşturduğunu söylemek mümkün. O bakımdan bu gazeteyi iktidar veya muhalefet yanlısı olarak tanımlamak doğru değil.


Taraf
’ı ben öncelikle demokrasiyi yansıtan bir aynaya benzetiyorum. Görüntü hoşa gitmeyince kendisine çeki düzen vermek yerine kırılmak istenen bir aynaya... Hükümet cephesinden son dönemde gelen eleştirilere, yazara göre değişen üslup ya da tarz bir yana bırakılacak olursa biraz da bu açıdan bakmakta yarar var.

Ergenekon sanıklarının avukatlarına gelince, bu aynanın hoşlarına gitmediği bir sır değil. Çünkü yansıyan görüntülerde üzerlerinde üniformalarla “AB, Türkiye’yi bölmek istiyor” diye bağıranlar, hükümetlere muhtıra vermek, tüyler ürperten eylem planları düzenlemek, darbelere zemin hazırlamakla suçlananlar ve faili meçhullerin sorumluları var. Buradan bakıldığında, Taraf’tan yakınmakta kendi açılarından haklı olabilirler. Ama demokrasiyi evrensel ilkeleriyle savunmak mı, yoksa silah zoruyla yıkmakla suçlananlara kol, kanat germek mi bir misyondur acaba?

27 yılda noktaladığım kariyerim boyunca da hep benzeri tuhaflıklarla karşılaşmış, kendi kendime yanıtını olmayan sorular sormuştum. Mesela Türkiye Avrupa Konseyi kurucu üyesi olduğuna göre neden ilkelerini yerine getirmiyordu? Yerine getiremeyecekse neden üye olmuştu? Esas olan üyelikse, kuruluşun ilkelerini savunmak, bunlara uyum sağlanması için çaba harcamak gerekmez miydi? Aynı mantıktan hareketle, AİHM’e kişisel başvuru hakkını tanımış olan Türkiye’nin sadece Mahkeme’nin kararlarına uyması değil, ayrıca mahkûmiyete neden olan mevzuatını düzeltmesi uygun olmaz mıydı?

Strasbourg’da görev yaptığım dönemde hep bu soruların yanıtlarını aramıştım. Vardığım sonuç, Türkiye’nin üyesi olduğu kuruluşların ilkelerini savunmak ve altına imza attığı sözleşmelerin arkasında durmak gerektiğiydi. Demokrasiden yana olmanın, siyasi iradeye saygının da gereği buydu. Konsey koridorlarında koşuştururken, zaman, zaman, “bir misyonum varsa, böyle bir misyon olmalı” diye düşünürdüm.

Ne var ki bu misyon, Avrupa kuruluşlarına üyeliğe, kendini evrensel ilkelere uyarlama optiğinden bakmayan Türkiye’nin acı gerçekleri ışığında, fazlasıyla idealist görünüyor. Taraf’ın beş yıldır izlediği yayın çizgisiyle ancak benzeri bir misyonu olabilir. Keşke bu misyon biran önce başarıyla sonuçlansa...


[email protected]