• 23.12.2012 00:00

 İnsan Hakları Haftası dolayısıyla düzenlenen panel vesilesiyle geçen hafta sonu Urfa’daydım. Geçmişi neolitik döneme kadar uzanan bu tarihî kente ilk kez ayak basıyordum ama bu kadar kısa bir zaman dilimi içinde görmem gereken yerlerin hepsine gidemeyecektim. Öyle de oldu. Sadece, insanların dilek tuttuktan sonra büyük umutlarla attıkları yemleri kapmak için suyun yüzeyine üşüşen “kutsal” balıklarıyla ünlü Balıklı Göl’ü ve geleneksel mimari dokusu ve daracık sokaklarıyla buradan çok uzaktaki tarihî kentleri çağrıştıran Eski Şehir’i görebildim. Arzu ettiğim hâlde zaman darlığından gidemediğim Cilalı Taş döneminden kalma en eski tapınaklardan birinin bulunduğu Göbeklitepe Höyüğü’nün öyküsünü de benimle birlikte panelin konuşmacılarından olan Pelin Batu’nun köşesinde yayımladığı güzel yazılardan öğrendim.

Bazen gittiğimiz yörelerin ruhunu özümsemek için her köşesini görmek gerekmiyor. İnsan yerelde her zaman evrenselin parçacıklarını buluyor, orada sanki yıllardır yaşıyormuş izlenimi edinebiliyor. Çünkü yerelde karşılaştığı her şey yaşamın izlerini taşıyor. Irkı, dini, dili, cinsiyeti, kültürü ne denli farklı olursa olsun, insanların paylaştığı en değerli şey olan yaşamın...

Mardin’de olduğu gibi, Eski Urfa sokaklarında yürürken bir ara Toledo’yu anımsadım, uzaklarda bir yer olsa da... Sadece Arap etkisini yansıtan o daracık sokakları nedeniyle değil, aynı zamanda çokkültürlülüğü, Müslüman, Hıristiyan, Musevi kültürlerini yüzyıllar boyu harmanlamış oldukları için de benzettim bu iki kenti birbirine. Ve insan haklarıyla ilgili bir paneli, farklılıkları yaşamın ortak potasında eriten bu kentte düzenlemenin ne kadar isabetli olduğunu düşündüm.

Baro başkanı ve arkadaşlarının davet ettikleri otantik sıra gecesi kentle ilgili bu izlenimlerimi güçlendirdi. Yazın sıcaklığın 40 derece üzerinde seyrettiği bir kentte, tüm evler için “hayat” olan avlulara açılan odalarda yemeği, şiir ve müzikle birleştiren bir geleneği soğuk bir kış gecesi yaşadık. Geçmişi İbrahim Peygamber dönemine dayanan çiğköfte başta olmak üzere zengin mutfağının özgün yemek ve mezelerinden tattık, içkilerimizi yudumlayarak...

Tuhaf belki ama oda geleneği yine İspanya’yı çağrıştırdı bana. Yaz mevsimini Urfa gibi sıcak geçirenİberia Yarımadası’nın güney kesiminde sıkça rastlanılan eski Endülüs’ün mimari mirası avluya açılan yapılar nedeniyle değil. Urfalıların “frenk” dediği domates ağırlıklı “bostana” salatası ile Endülüs kökenli soğuk “gazpacho” çorbası damak tadı olarak birbirine benzediği için de değil.


Sıra gecesi
nin müzikli sofra kültürü yörenin olduğu kadar evrenselin ruhunu da yansıtıyor gibi geldi bana. Bir utla kavalın eşlik ettiği ve genelde udinin seslendirdiği ezgileri benim gibi bilmeyen konuklar da vardı sofrada. Bu nedenle eşlik edemedik zaman, zaman, koro hâlinde söylenen, aşk, sevgi, yalnızlık, nefret gibi insana özgü duyguları dile getiren ezgilere.

Ama işte bana İspanya’yı çağrıştıran da buydu aslında. Dinlediğim türden olmasa da, sözlerini bilmesem de, fiilen Urfa’da olsam da, o ezgiler aynı sofra kültürüne sahip İspanya’ya götürdü beni. Duvarları çini kaplı mahzendeki sofrada oturmuş, hep birlikte şarkı söylerken buldum kendimi. Odada Tatlıses’in türküleri çağrılıyordu belki ama kulaklarıma yansıyan Latin ezgileriydi. Türkiye’den İspanya’nın yereline, yıllar öncesine geçmiştim ama evrenseldi şarkılarda işlenen temalar. İnsanlar birbirine benziyordu çünkü. O kadar benziyordu ki küçücük farklılıkları da olmasa yaşam böylesine renkli görünmeyecekti bizlere belki de...


[email protected]