• 27.04.2013 00:00

 Fransa’nın Güneş Kralı Büyük Louis’nin [XIV. Louis] tarihe geçen ünlü “L’Etat c’est moi” [Devlet Benim]sözünden bu yana devlet denen siyasi aygıtın ne olduğunu geçen yılki bir yazımda (Devlet ve bürokratik elitler) ele almıştım. Fransa’da “Ancien Régime” olarak adlandırılan mutlakıyet döneminde bile kendini Fransızcada hep büyük harfle başlayan “devlet” ile özdeşleştiren kralların kararlarına “devlet adına” itiraz edebilen asker, sivil bürokratlardan oluşan bir elit sınıfı (mandarinat) bulunduğuna işaret etmiştim. Varlığını devlete borçlu olan bu sınıfın kendini devletin asıl sahibi hissettiğini, bunun sadece monarşilerde değil, adı ne olursa olsun, karşı çıkılması yasak tek bir ideolojiye dayanan otoriter rejimlerde de böyle olduğunu vurgulamıştım.

Avusturyalı tarihçi filozof Ludwig von Mises, Eski Düzen’de “devlet benim” diyen IV. Louis’nin kararlarına pekâlâ karşı çıkılabilirken, kendini devletin mütevazı bir hizmetkârı olarak takdim eden bürokratın kafasındaki kutsal devlete isyanın sözkonusu bile olmadığının altını çiziyor. Bunun kötü örnekleri Eski Kıta’da iki savaş arası dönemde serpilen ve Avrupa’yı felâkete götüren otoriter rejimlerde görülüyor. Bürokratik elitlerin siyaset üzerindeki olumsuz etkisi ancak 50’lerde başlayan demokratikleşme ve bütünleşmenin gelişimine koşut olarak kırılabiliyor.


Cumhuriyet elitleri

Türkiye’ye bakıldığında, Kurtuluş Savaşı’nı yapan ve Cumhuriyet’i kuran bürokratik elitlerin yeni rejimin egemen siyasi sınıfına dönüştüğü ve bu düzenin gerçekleştirdiği reformlarla birlikte kalıcılığı için o dönemin eğilimine uygun otoriter bir yaklaşım benimsediği görülüyor. CHP’nin tek siyasi parti olarak devlet yönetiminde olduğu bu dönemi bir tarafa bırakıyorum. Çünkü siyasetçisi ile bürokratik elitlerinin görüşleri arasında fark olmayan bir dönemde atanmışların seçilmişlere müdahalesinden söz etmek mümkün değil.

Asıl sorun çok partili siyasete geçiş ve Demokrat Parti’nin iktidara gelmesiyle başlıyor. Dünyada demokrasinin gelişmeye başladığı, Türkiye’nin de Avrupa Konseyi’ne kurucu üye, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne taraf olduğu bu dönemde Cumhuriyet ile demokrasinin ilkelerinin nasıl bağdaştırılacağı önemli bir sorun olarak ortaya çıkıyor. Cumhuriyet elitleri istiyor ki seçilen kim olursa olsun ana hatlarıyla kendi görüşlerine uygun politikalar izlensin.

Son 52 yıl içinde ikisi doğrudan darbe olmak üzere askerin önderliğinde siyasete modern, post-modern ve elektronik müdahaleleri yaşamış olan Türkiye, bürokratik elitlerin siyasi ağırlığı bakımından incelenmeye değer ülkeler arasında yer alıyor. Türkiye’de hâlâ evrensel demokrasiye Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki ilkeleri bağlamında karşı çıkan bürokratik elitler ve onların görüşleri doğrultusunda siyaset yapan partiler var.


Demokrasiye öncelik

Bugün “devlet”, bürokratik elit ya da “oligarşi” denince 20’li, 30’lı yılların artık çağdaşlığını yitirmiş görüşlerini savunan kesim geliyor akla. Oysa devletin içinde Cumhuriyet değerleriyle yetişmiş ve Türkiye’nin üye olduğu kuruluşların demokratik ilkelerini benimsemiş bir damar da var. Devletin demokratik reform yapmasına önayak olan, Helsinki Zirvesi’yle birlikte reform envanteri hazırlayarak ön plana çıkan bu kesim eski elitlerin hedefi oldu son on yıl içinde.

XXI. yüzyılda Türkiye’nin demokratik bir hukuk devletine dönüşmesi ne kadar önemliyse, yeni bir darbe yapmak da insan aklının alamayacağı kadar büyük bir çılgınlıktı. Ama işte eski elitlerin içinde bulunduğu bugün Ergenekon sürecinde yargılananlar ülkeyi seksen doksan yıl öncesinin değerlerine döndürmek gibi imkânsız bir hayalin peşinden koşmuşlar anlaşılan.

Bugün onları sütten çıkmış ak kaşıklarmış gibi savunanlar, yeni anayasada eskisinin ideolojik nitelikli ilk üç maddesini koruyanlar ve çözüm sürecine kategorik olarak karşı çıkanlar şirazeyi kaçırmış durumda. Tesadüf o ki bunların hepsini geriye getirilmesi mümkün olmayan eski devleti savunanlar yapıyor. Acı ama gerçek.


[email protected]